Yaşam

Vahyin diriltici soluğu…

İkinci Dünya Savaşı sonunda Birleşik Amerika, Avrupa meselelerine ve dolayısıyla Orta Doğu’ya el attı. İngiltere ve Fransa savaştan galip çıkmalarına rağmen uzun savaş yıllarının yıkıntısı altında bitkin bir haldeydiler. Almanya ve İtalya zaten yenik düşmüşlerdi. Amerika’da ise halk oyu “infirad” politika sına dönülmesi yönünde gelişi yordu. Bu durumda Sovyet Rusya’da çarlık döneminin yayılma politikasının hortlaması için çok müsait bir ortam meydana gelmişti. Sovyet Rusya bu emperyalist iştihasını her ne kadar “proleter ihtilali’’ teranesiyle kamufle etmek istemişse de mızrağı çuvala sığdırmanın imkânı yoktu. Sovyet Rusya’nın bu azgın sömürgen tavrının apaçık ortaya çıkmasıyla Birleşik Amerika ister istemez Avrupa’nın vasiliğini kabul etmek durumunda kaldı. Böylece yeni dönemler emperyalizminin mimarı büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Rusya olacaktı.

Siyasal ve ekonomik doktrinde birbirleriyle çatışmalarına rağmen aynı medeniyetin iki kutbu olan Birleşik Amerika ve Sovyet Rusya, giderek yeni zamanlar emperyalizmini oluşturdular ve insanlık bu iki sömür gen devin kıskacına düşmüş oldu. İnsanın insanı, milletlerin milletleri, kuvvetlinin zayıfı sömürmesine dayanan bu emperyalist sistemin, eski Roma ve Yunan’dan tevarüs edilen iki da yanağı vardı: (materyalizm) ve (Nasyonalizm)…

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gerek Rusya gerek Amerika, sömürüye dayanan, sömürdükçe de büyüyen ekonomilerinin büyük payını “savaş sanayii”ne ayırdılar. Bu sanayiin ürünleri bütün beşeriyete ecel terleri döktüren boyutlara ulaştı. Artık her iki emperyalist uç, topyekûn bir savaşta “galip” diye bir taraf olamayacağını kestiriyordu. Durmadan silah üreten bir sanayiin ise ayakta kalabilmesi için mutlaka bu silahları tüketmesi gerekiyordu. Buna da çare bulundu: “Bölgesel savaşlar” Her iki taraf da sömürdükleri bölgelerde gerek ırkçılığa gerek ideolojiye dayalı bölünmeleri elde bulundurdukları büyük propaganda güçleriyle kolayca tezgâhlıyorlar, bu bölünmeleri istedikleri zaman mevziî bir savaşa dönüştürebiliyorlardı. Yarım yüzyıldır süregelen bölgesel savaşlar dikkatle incelendiğinde görülür ki bu savaşlarda her halükârda kazançlı çıkan emperyalist güçlerdir. Savaşın nimetleri sosyalist olsun, kapitalist olsun, hep emperyalizmin kâr hanesine yazılmaktadır. Savaşın acısı, çilesi, ıstırabı ise savaşanların sırtında kambur üstüne kambur meydana getirmektedir. Vietnam Savaşı, Hindistan-Pakistan Savaşı, Pakistan-Bengaldeş Savaşı, Orta Doğu savaşları, Afrika’nın çeşitli bölgelerindeki savaşlar; savaşanları, açlığa, sefalete, ölüme, ekonomik ve siyasal bunalıma mahkûm ederken, bu savaşların perde arkasındaki rejisörlerini, adı ister Rus olsun, ister Amerikan olsun, ister Çinli olsun, bu sömürgen devlerin ekonomilerini rahatlatmakta, sömürdükleri ülkelerde kolaylıkla at oynatmalarını sağlamaktadır.

Adı ister kapitalist-liberal, ister komünist-sosyalist, emperyalist güçlerin “menfaat” savaşında en az değer verdikleri şey insan hayatıdır. “İnsan kıyımı” gerek kendi iç müdahalelerinde, gerek birbirleriyle mücadelelerinde başvurdukları en tabii yoldur. Bu hususu tarih boyunca gerçekleştirdikleri devrimlerin (!) bir hâsılası olarak da müşahede etmek mümkündür. Tarihlerinde büyük devrimler olarak kaydedilen “Fransız Devrimi”nde olsun, “Rus Devrimi”nde olsun, “Çin Devrimi”nde olsun, telef edilen insan hayatı milyonlarla ifadesini bulmuştur. Beşeriyete en büyük acıları tattırmasına rağmen bu devrimler, gerek fertlerin, gerekse cemiyetin ahlâk ölçülerinde müspet hiç bir değişim yapmadı, insanların mutluluğa ulaşmasında veya problemlerine çözüm getirmesinde hiç bir başarıya ulaşamadı, tam tersine bunalımını en doruk noktasına ulaştırdı. “Evrensel İnsan Hakları” filan diyerek çok cakalı laflar ortaya atılmasına ve sözüm ona birtakım milletlerarası antlaşmalar ve teşkilatlar kurulmasına rağmen ne Avrupalının; sömürülen Asya ve Afrika ülkelerinde yaşayan insanlara “eşya” muamelesi yapmalarına, ne sosyalist ülkeler halklarının aynı muameleye tâbi tutulmasına ne de Birleşik Amerika’da zencilere “köle” gibi bakılmasına engel olunabilmiştir. Dünyanın en zengin ülkesi olmakla övünen Birleşik Amerika’da zencilerin sür dürmeye mahkûm oldukları lağım faresi hayatı, demir perde gerisindeki insanların zavallı suskunlukları, Macaristan, Çekoslovakya, Polonya gibi ülkelerde girişilen içler acısı isyan denemeleri, Çin’de halka yapılan “sürü” muamelesi, Batı medeniyetinin, diğer bir deyişle “bâtıl aklın kara medeniyeti”nin bir eseri olarak insanlık adına yüz kızartıcı bir merhaleyi sergilemektedir.

Batı medeniyeti bünyesinde adına “devrim” denilen olgular, neticede insanları ve milletleri biraz daha “bencil”, biraz daha “menfaatçi”, biraz daha “zalim”, biraz daha “eşyanın kölesi” olmaya şartlamıştır. Oysa tarih boyunca dönem dönem, bunalıma düşen, zulümde azgınlaşan insanlık ancak peygamberler eliyle gerçek devrimi, asıl ifadesiyle “inkılab”ı tanımışlardır. İslâm inkılâbını göz önüne alalım: İslâm’dan önceki toplumla, İslâm’dan sonraki toplum arasın da insana bakış, karşılıklı iliş kiler, sahip olunan değer ölçüleri, ahlâk manzumesi arasında en küçük bir benzerlik görülemez. İnsan ve toplum kökten ve bütünüyle değişmiştir. Kelimenin tam anlamıyla bir “inkılap” olmuştur. Fakat bu muazzam “devrim”’ gerçekleşirken telef olan insan sayısının, Batı devrimleriyle kıyas edildiğinde, yok denecek kadar az olduğu görülür. Gaye insan ve ufuk Peygamberin, insanlığın son ve en büyük peygamberinin; evladını diri diri toprağa gömecek ölçü de zalimleşmiş, hak olarak ancak kuvvetliyi tanıyan, içkinin, zinanın, faizin çökerttiği bir toplumda, “tam bir karışıklık hali”nin hüküm sürdüğü bir kıtada gerçekleştirdiği İnkılap neticesinde insanlığın yüz akı bir ümmet ve devlet doğmuştur. Medine şehir devletinin kuruluşundan Peygamberler Peygamberinin irtihaline kadar geçen on yıllık dönemde İslâm devletinin sınırları bir buçuk milyon kilometrekareye ulaşmış ve bu alan içerisinde tam bir “İslâm sulh ve selameti” teessüs etmiştir. Bu büyük inkılâp gerçekleşirken meydana gelen savaşlarda İslâm’ın 120 civarındaki şehidine karşılık karşı taraftan maktul düşen 150 civarında insandır, insan hayatına verilen değerin bu ölçüde bir eşine tarih boyunca rastlanmamıştır.

Batı medeniyetinin, insanlığı getirip dayadığı emperyalist kıskaçtan, materyalizmin kara zulmünden gene “vahyin diriltici soluğu” kurtarabilir

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu