Yaşam

‘Sancı’ ve ‘Ümit’ demektir Cemil Meriç

Kendi asrının yetimi olan çoğu yazar, gelecek asrın baş tacıdır. Yalnızca yazarlar değil, Kebir Nâs’da da çoğu kez bu böyledir. Kavmince, kıymeti takdir edilemeyen Peygamberler ve onların varisi mana büyükleri de aynı yazgının silsilesi içinde yer aldılar. Zira hepsi asrın sımsıkı tuttuğu bâtıl bağları –tam orta yerinden- makas atıp kopardılar ve Hakk’ın kopmaz ipini gösterdiler. Kir ve pas tutmuş zihinlere “o asırda söylenmeyen önemli bir şey” söylediler. Menfaat düşkünleri bunu kabul etmedi, düşman oldu, çünkü kurdukları çarkları bozacak bir şeydi bu. Onlar da biliyordu ki hak geldiğinde bâtıl zail olacaktı. (Hak geldi batıl zail oldu, İsra Suresi 81) Aynı kaderin bir başka mümessili de fikir keşşafı olan Cemil Meriç Bey’di. 20. yüzyılın arayış ve fikir sancılanımları nice beyza mısraları doğurmuştu. Sancı ve tevellüt, hakiki yazarın zaruret-i hâliyesi.

Sâhî, asrının mümtaz keşşafı Cemil Meriç Bey’i nasıl tanırız? Eserleri üzerinden değil mi? Oysa sizleri eserlerinden önceye götüreceğim. Öyle ki eserlerini yayınlayacak bir yayınevi dahi bulamayacaktır. Ne diyordu Mehmet Genç Bey? “Osmanlı, yetenekli gördükleri çocukları –bu herhangi bir yerin çırağı da olabilir- hemen özel eğitime alır, onun büyümesi yolundaki tüm engelleri kaldırırdı.” Ve o kişi şecâati ve beslenmiş istidâtı ile önemli makama gelirdi. Ya’nî o dönemde ferâset vardı, basîret vardı, icâzet vardı. Lâyık olmayana liyâkat diploması vermek sahteliği yoktu. Vakit ne Osmanlı’ydı, ne hak, ne hakikat! Vakit sahtelikler vaktiydi ve dürüstlere yer yoktu.

Ümit” hayatının en vazgeçilmez kavramı

Cemil Bey, görme engelinden önce türlü engellerle karşılaşmış ve fakat davasından, yolundan, kelimelerinden vazgeçmemiştir. Susturulmak istenen çağda haykıran bir yürek olmuştur daima. Yolu önce Batı’nın ilmine varsa da -ki içinde bulunduğu asır, kitapların yakıldığı kayıp bir asırdır- özündeki Doğu ve doğru ve doğuş ruhunu bırakmamıştır. Bu defa Doğu ile doğrulup Batıyı “da” aydınlatmak üzere adımlayacaktır ilim dünyasını.

Zorlu yıllardan sonra bu defa maddi göz kaybı yaşayacaktır. Hikmetinden sual olunmayacak denli El-Hakîm olan Rabb, belli ki kulunu içsel derinliğe çağırıyordur. Görünenden öte bir yoldur bu. Gören gözleriyle kör bir asırda manayı nasıl görebildiyse, bu kez göremeyen gözlerle yine görülmeyen başka derinliğin incilerini sunacaktı insanlığa. Yılmamanın ihtişamlı cesâmetiyle. Hem tüm engellilere ümit olsun diye. “Ümit” hayatının en vazgeçilmez kavramı değil miydi. Dünyada kendisinin eli ayağı ve gören gözleri olan kızının ismini de “Ümit” koymamış mıydı. Kaç kez seslendi Ümit, Ümit diye. Duydu ruhlar âlemi bile. Ümit oldu henüz doğmamış bebelere. O bebeler şimdilerde ellerinde kendisinin yazıları, ümit devşiriyorlar hallerine ve istikballerine, hakikati aramanın, bulmanın ve haykırmanın güzelliğiyle.

Şuurun durgun gölü dalgalandı”

Bu Ülke” kitabını alıyorum elime. Anlamak istiyorum, bedel ödemiş zor asrın insanını. Çeşitli hadiselerden ve kişilerden bahsediyor satırlarında. Bir ucundan tutuyor olayı, düşünüyor, ağrıyor, ve işte bulduğu o hakikate götürüyor asrı.

Kelime herhangi bir doğuş değildi onun için: “Dudaklarımdan çıkarken öyle düşünüyordum. Gülümsediniz. Şuurun durgun gölü dalgalandı. Göl, artık o göl değil. Her yeni oluş’u nasıl kelimeleştirebilirim? Duygular kuşlardan ürkek.” Edebiyat, ilk dört harfini yitirmediği müddetçe edebiyat olabiliyordu. Aksi halde son üç harfinin bayağı esaretinde: “Günah rahip önünde çıkarılır, okuyucu yatak odalarına sokulmaz. Edebiyat pazarı, Rousseau’dan beri kirli çamaşırlarla dolu.” İnsanın yâd ellerde kalmasına da razı olmuyor Cemil Bey. Sâhî, kitap ve kütüphane ve kitâbî insanlar dışındaki birçok şey yâd değil mi insana: “Bana sorarsan kütüphanene dön, yani kitap ol. Aydınlan ve aydınlat.”

İnsanlar beyni fırlatıyor lağıma”

Fikir ancak bedelini ödüyorsanız, ödediyseniz, ödemeye gayretliyseniz size açılan bâb-ı tılsımdır. Fikir, beyin ağacının ruh toprağında gayb eliyle sulanan meyvesidir. “Fikir” ve “beyin”, üzerinde durduğu en önemli şeylerden birisi. İnciyi elinde tutup, beynini igrâb-ı mülevvese yollayanlara kızıyor: “İnci balıklara atılmak için yaratılmış olmasaydı, denizlerde ne işi vardı? İnsanlar beyni fırlatıyor lağıma.” Beyin göçü değil, beyin çökertilmesiydi en çok yaşanan. Göçecek bir beyni dahi kalmayanlara fikir kılıcını kuşanıyordu yine: “Bugünün ayaktakımı kahramana değil, maskaraya alkış tutuyor.” Soruyor ve sorguluyordu asrın insanını. “Hala düşünmez misiniz” âyetine tefsirân oluyor, düşündürüyordu: “Senden ne kalacak yarına?”

Batı’ya bakması, Hint’e akması, ve bâki olanı kucaklaması hep bir arayış ve keşif sevdası değil miydi? Ve bir gün beşerin keşfini keşfetti: “Tanrı beşerin en büyük keşfi.” Ehl-i karanlık yerlerinde durabilir değillerdi. Ehl-i ışık ehl-i karanlık için sataşma sebebiydi. Çünkü: “İnanmayanların inananlara sataşmaları kıskançlıklarından.”

Tesbit ve tefsir denizidir Cemil Meriç. Ne kadar okursak okuyalım, anlamanın, her zaman okunanın ötesinde olduğu…

Özge Senâ Bigeç, “Bu Ülke” kitabında gezdi

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu