Yaşam

Ne için dua ediyoruz?

Dua ederken en çok neyi istiyoruz? Acaba insan bilmediği bir şeyi isteyebilir mi? Hatta kendi zararına olacak bir şeyi talep edebilir mi? Üniversite kazanmak, ev sahibi olmak, evlenmek ve daha birçok talebimiz için dua ederken gerçekten bu istediklerimizin bizim için hayırlı ve faydalı olacağını biliyor muyuz? Dualarımıza genelde “Allah’ım senden hayırlısını istiyorum.” diye başlıyoruz fakat sonrasında sıraladığımız şeylerin belki de hayırlı olmadığı için nasip olmadığını gördüğümüzde nasıl bir duruş sergiliyoruz?

Diyelim ki hayatı boyunca hiç fil görmemiş bir adama karanlık bir odada bir fil gösterilse adam elini uzattığında filin kuyruğuna denk gelse ve fili küçük ince tüylü bir canlı zannetse onun bu bilgisi filin çok küçük bir parçasına dair doğru olsa bile hakikatinden çok uzaktır. Bizim de yaşadığımız olayların hakikatine karşı malumatımız bu adamın file dair malumatı gibidir. Maddî sıkıntılar, afetler, hastalıklar, başarısızlıklar hasılı yaşadığımız tüm imtihanların sadece tecrübe ettiğimiz yani mazide kalan kısmını biliyoruz. Şu an yaşanılanı ve ilerideki gidişatını bilemiyoruz. Denkleme ahiret hayatını da dahil ettiğimizde karşımıza çıkacak olanların bilinmezliği ucu bucağı olmayan bir serüvene dönüşüyor.

Bir işin, olayın veya talebin hayır veya şer oluşu ancak onun neticesinde elde edilir. Musa (Aleyhisselam) ile Hızır’ın kıssasında olduğu gibi hayır görünen şer, şer görünen hayır olabilir. Bu sebeple dua ederken ne kadar cahil olduğumuzu kendimize hatırlatarak her şeyi bilen Rabbimizden tam bir teslimiyetle ve neticesine rıza göstermeye hazır şekilde talep etmeliyiz. İnsan ancak cehaletini tam olarak idrak edebildiğinde Allah’ın ilmine ve O’nun her şeyi biliyor oluşuna kendini bırakarak huzuru bulabiliyor. Duamızın içerisine ne kadar şartlar, amalar, detaylar eklersek ekleyelim neticede takdir olunanı ve hayrı biz bilmiyoruz fakat Cenab-ı Hakk biliyor. Bu da iç yüzünü ve hikmetini bilmediğimiz her şeyden O’na sığınmamızı gerektiriyor. Öyleyse dua ederken bizlere yakışan tam bir teslimiyet ve tevazu hâlinde olmaktır. Tıpkı Nuh (Aleyhisselam) gibi.

Nuh (Aleyhisselam) baba şefkati ile kendisine inanmayan oğlu için dua ettiğinde Allah Teâlâ kendisine şöyle buyurdu: “Ey Nuh! O kesinlikle senin ailenden değildir. Çünkü onun bütün hayatı yanlış bir inanç ve amel üzere kuruluydu. O hâlde hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi sakın benden isteme. Şüphesiz ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.”[1] Bunun üzerine Nuh (Aleyhisselam) teslimiyet ve tevazu içerisinde hemen Allah’a sığındı; O’nun rahmet ve mağfiretini talep etti ve şöyle buyurdu: “Nuh dedi ki: “Ey Rabbim! Ben, Senden hakkında bilgi sahibi olmadığım bir şeyi istemekten yine Sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, kaybedenlerden olurum!”[2]

Nuh’un (Aleyhisselam) bu duası bizlere gösteriyor ki meydana gelmesinin veya gelmemesinin bir hikmet gereği olduğunu bilemediğimiz, doğru olduğuna dair bilgimiz bulunmayan bir şeyi istemekten Allah’a sığınmalı ve O’ndan isteyebileceğimiz en güzel şeyi, O’nun rahmetini ve mağfiretini istemeliyiz. Zira kendimize dair yakinen bildiğimiz şey, ne kadar çok hata yaptığımız ve Allah’ın rahmetine her an her yerde her hâlde ne kadar çok muhtaç olduğumuzdur. Peygamberler dahi Allah’tan en çok mağfiretini istemişlerdir. O’nun affı, merhameti en güzel nimettir. Bu hayata dair olan tüm taleplerimiz, ihtiyaçlarımız bu dünya hayatı gibi geçip gidecektir. Ancak yaşayacağımız tek hayat dünya hayatı değildir. Asıl hayata, ahirete intikal ettiğimizde “Rabbim Senden dünyadayken merhametini talep ettiğim gibi ahirette de merhametini talep ediyorum. Bana dünyada merhametinle, lütf-u kereminle nimetlerinden ihsan eylediğin gibi burada da merhametinden mahrum eyleme.” diyebilmek için Allah’ın rahmetine sığınıp mağfiretini istemeliyiz.

Hayatın hiçbir zaviyesinde asıl yurdumuzu unutmamalıyız. Nasıl ki elimizdekinin bir kısmını infak ederek ahiret yurdumuza gönderiyorsak dualarımızda da muhakkak hem dünya hem ahirette ihtiyacımız olacak olanı istemeliyiz. Bu hayat denkleminde ahiret hayatını unutursak asla doğru neticeye varamayız.

Sümeyye Usluoğlu

Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi • İSLÂMÎ İLİMLER

Hüma dergisi, 21. sayı

DİPNOTLAR:


[1] Hud Suresi, 46

[2] Hud Suresi, 47

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu