Yaşam

Bir düşünce mimarıdır Turgut Cansever

Turgut Cansever, Nurettin Topçu ve Erol Güngör’le birlikte düşünülebilir. Bu üç düşünür de idealisttir. Yaşadıkları döneme dair acımasızlığa varan eleştirilerde bulunmuşlardır. Geleceğe dönük kaygılarını dile getirmişlerdir. Örnek bir sorumluluk duygusuyla hareket etmişler. Geçmişe dönük bakışlarında, geleceğe dair örnek, tasarım ve fikir arayışı içine girmişlerdir.

Üç düşünür de dine ve ahlaka vurgu yapar. Değerlerin ve güzelliklerin inançtan doğduğunu söyler. Tarihe ve tasavvufa yönelişleri de manidardır. Toplumu, dolayısıyla insanları zaaflarıyla birlikte ele alma eğilimindedirler. Her şeyin zıddıyla kaim olduğu bilinciyle olay ve insanlara eğilirler. Felsefeye yönelmeleri de idealistliklerinden dolayıdır. Nurettin Topçu ahlak ve hareket felsefesine ağırlık verirken, Erol Güngör varoluş felsefesiyle uğraşır, Turgut Cansever ise sanat felsefesini didiklemiştir. Üçünde de “varlık” diye bir sorun vardır. Bu sorun kişiyi beşerilikten insan olmaya taşır. Dolayısıyla üç düşünür de sık sık mistisizmle hemhaldır.

Kalplerinde Osmanlı İmparatorluğunun yıkılış acıları vardı

İdealist düşünürden kastımız; yukarıda ifade ettiğimiz gibi, bir “olması gerekir”lerinin olmasıdır. Bu yüzden şimdiden ziyade geçmiş ve gelecekle uğraşırlar. Kafalarında hep mükemmel bir ideal taşıdıkları için şimdiyi, o ideale vurarak değerlendirirler. O ideal hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği için eleştireldirler. Zaten hiçbir idealist için ideale ulaşmak önemli değildir. Önemli olan o ideal uğruna verilen mücadele, çalışma ve gayrettir.

Mevcuttan memnuniyetsizlik mi onları idealist yapmıştır, yoksa idealist oldukları için mi memnuniyetsiz ve eleştireldirler? 21. yüzyıla baktığımız zaman bunu anlamak kolay. Çünkü 21. yüzyılı hazırlayan 19. ve 20. yüzyılı onlar iliklerine kadar hissettiler ve yaşadılar. Kalplerinde Osmanlı İmparatorluğunun yıkılış acıları vardı. Yani onlar daha iyinin tadına bir kere varmışlardı. Dünya imparatorluğunun nasıl bir his olduğunu tatmışlardı. Bu yüzden dünyayı değiştirmek diye bir düşünceye sahip olabiliyorlardı. Bir kez kebap yemiş, ondan sonra ise sürekli bulgur pilavıyla doyurulmuş gibiydiler. Pilav yemeye devam, ama o kebabın tadı, kokusu ve rengi nerede?

Karışık, güç anlaşılır olmaları da bu yüzden. Turgut Cansever’in dünyasına girmek çok güçtür. Bu güçlüğün onun kullandığı terminolojiden kaynaklandığını düşünmüyoruz. Sonuçta Nurettin Topçu hayat ve insan üzerine konuşuyordu. Konuşurken felsefî terimler kullanıyordu. Onun düşüncelerini ifade etmek için kullandığı alet edevat felsefeydi. Erol Güngör sosyoloji ve psikoloji terimlerini kullandı. Yine hayatın içinden, bilgece sözler etti.

Turgut Cansever de hayata dönüktür. Bir ideal adamıdır. Fikir sahibidir; fikirlerin yaygınlaşması ve olgunlaşması için, belli bir ifadeye dönüşmesi gerekir. Turgut Cansever o ifade için gerekli olan alet edevatı mimarlıkta bulmuş. Şehir, ev, sokak, mahalle, cami, köprü ve çeşmeler; onun düşünce dünyasının kavramları, ifade biçimleri; düşünce faaliyeti için mekan olmuştur.

Bir örnekle; bu üç düşünür, mesela marangoz olsalardı, bir marangozun kullandığı alet edevatla, yani marangozluk terimleriyle bile felsefeye yapabilirlerdi.

Onlar ruha sımsıkı sarılmışlardır, meselenin ruhunu kaybetmemişlerdir

Üç düşünür de reddedilmeye çalışılmış bir geleneğin acısını duyuyorlar. Bu acı, gelenekten mahrum kalmak demektir. Geleneğin bugüne getirip yığdığı düşünce, bilgi, tecrübe ve fikirlerden mahrum kalmak. Üç düşünürün idealistliği biraz da bundan kaynaklanır. Onlar ruha sımsıkı sarılmışlardır. Meselenin ruhunu kaybetmemişlerdir. Fakat kabuğundan mahrum kalmışlardır. O yüzden ruha yeni bir şekil, kıyafet veya kabuk gerekir. Sancılarının sebebi de budur. Çıplak kalan ruhun muhafazası, kültürü, bilgisi, fikri, sanatı ve güzelliği yeniden inşa edilmelidir.

Özellikle Nurettin Topçu ve Turgut Cansever cümlelerini inşa eder gibi kurarlar. Osmanlı Türkçesinden kalan bir gelenektir bu. Uzundur cümleleri, bir düşünce bitmeden, yenisini başlatır, sonra eski düşüncenin devamını getirmeye çalışırlar. O yüzden onların bir cümlesi bazen dört beş cümleden müteşekkildir. Zordur, anlaşılması güçtür, çünkü günümüz okuyucusunun zihni, o uzunluktaki bir cümleyi kaldıramaz. Cümlenin ortasındayken başını unutur, başa döneyim derken sonunu merak eder. Sonunda hiçbir şey anlamadan kalır.Nurettin Topçu, İsyan Ahlakı

Cümle inşa ediyorlardı ama bu inşa için gerekli kavramlar ellerinde yoktu. Günümüzde kullanılan Türkçeyi bırakıp tamamen Osmanlı Türkçesiyle konuşsa ve yazsalardı, bu sefer de çağdan, nefes alıp veren insandan kopma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlardı. Diğer deyişle hitap edilecek kitle bulamazlardı. Bu yüzden Turgut Cansever mimarlık, Nurettin Topçu ahlak, Erol Güngör ise yeni bir sosyoloji dili ve üslubu geliştirmek zorundaydı. Onların güç anlaşılmalarının bir sebebi de budur; her kelimeyi yeniden tanımlayıp anlamlandırmaya çalışmak.

Yeni kavram yaratma, eski kelimeleri yeniden tanımlayıp anlamlandırma çalışmalarından dolayı ilkelerden söz ettiklerinde daha kapalı olurlar. Fakat örnekler üzerinden gittiklerinde sarih, açıklayıcı ve öğreticidirler. Turgut Cansever, Mimar Sinan’ın eserleri üzerine düşünürken ve konuşurken daha anlaşılırdır. Sözleri şırıl şırıl akar. Veya bir Osmanlı evinin mantığını çözümlerken… Nurettin Topçu, Bergson felsefesini irdelerken daha sarihtir. İsyan ahlakı temelinde Kant, Descartes, Nietzsche veya Bergson’u eleştirirken, sular seller gibi çağlar. Aynı şekilde Erol Güngör, Marks ve Weber karşılaştırmasında veya Ziya Gökalp çözümlemesinde çok başarılıdır. Çünkü bu üç değerli düşünür de, muhatap olarak, kendi alanlarında çalışan uzmanlara seslenmemişlerdir.

Onlar halktan ve hayattan konuştukları için, elitist takılmamış, herkese yönelmişlerdir. Bu yüzden Turgut Cansever’in kitaplarını kim okusa, kendi ihtiyaçlarına dönük, bir şeyler mutlaka devşirebilir; Cansever’i kendisiyle konuşuyor olarak bulur.

Ömer Yalçınova yazdı

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu