Yaşam

Odasında yazar ya da şair fotoğrafı asılı olan var mı hâlâ?

O gizem dolu odalarda bekleyen, daha çok ahşap bir çerçeveye sığıştırılmış, kışkırtıcı ve fakat bir o kadar da mahzun suretler umurumuz bile olmaksızın hepten unutulup gittiler. Yıllar yılı, bir kitabın sayfaları arasında sararan buruşuk hüzün, edebiyat sevdalısının dışında kimsecikleri ırgalamadı bile. Onlar ki, ruhlarında gezinen ayrıksı hal içinde, bir yalınlığın öznesi olarak, dünyanın hayrına da şerrine de nice kübik gözyaşı şişeleri kırmışlardı. Zamanın kahrının ne olduğunu bilenler arasında boğuntulu duran ve çoğu zaman telaşlı bir hikâyeden geriye kalan, mutlu olmak arzusunun füsunkâr inleyişleri vardı dudaklarında. Belleğimizde yankılanan tek karecik görüntü, bir güz mevsimi altında şiirlerin, şarkıların söyleyeni olarak ağzı var dili yok buruşuk, sararmış anılar buketi idi. Sevilen şarkıların neşeli mırıldayanı olabilirlerdi belki fakat, İstanbul yosmalığında bir şehrin hüzünlü sevdalısıydılar. Tenhada, yaşadıklarına ram olan tatlı hatıralar, kalabalıklar içinde bağırlarına saplanan sedef saplı birer hançer kırmasıydı. Hepten unutuldular…

Suret, ruhun aynası

Odaları hallice aydınlık gösteren pencere, perde aksesuarını bir tarafa koyalım, canımız bir karecik tanıdık bir yüz arar da, gözümüzün ısırdığı o harlanmış yitik, bir masa üzerinde, masanın bitiştirildiği duvarın utangaç bir köşesine veya ahşap çerçeveli aynanın hemen kıyıcığına, silinmeye yüz tutmuş bir gölge faslından sonra iliştirilmişse ne alâ!.. Artık araya giren söz susmuş; yalnız bildik, tanıdık birkaç güzel mısra, en afillisinden delimsirek cümleler gelip durmuştur dudaklarımıza. Düşünen var mıdır sahi,  bir şair fotoğrafı bize neyi anlatır? Unutulmuş bir zaman şarkısında tozlanarak duran anılar yaprağını mı? Yoksa, mahrem serüvenler sonrası dünyaya sarkıtılan hayal iplerini mi? Esef ki, bizim yazar, şair portrelerine aşinalığımız küf tadındadır. En fazla antolojilerde, belki de kısa çalar pikap aşığı bir plak sesinde durmuştur tanışıklığımız. Kitap aşığını sigaya çekmek değilse de, genç heyecanın çarpıntılar eşliğinde hayale durduğu zamanlarda, bir Ara Güler tabı çıkar karşımıza. Karşımıza çıkar ve kitaplıkların, duvarların bir köşeciğine kıvrılıvermiş heyecanımızı ayaklandırıverir de, genç dimağın binbir anlam yüklü dünyasında bir mevsim korunağı arar durur. Şu da var ki bir yazar, şair fotoğrafının masada duran varlığı, evvelemirde dinç duygular bahşeder insana. Riyasız, gözüpek ve en cesur duygular atlası açılıverir birden. ‘Senin…’ der, fotoğraftaki suret, ‘senin yolunda yürüdüm ben de. Adımlarımı daha mutlu bir dünya kurmak için attım hep.’ İnanırsınız ona. İçten sesine kulak kesilir, yeni, mutlu bir dünyanın varlığına olan inancınızı Sürmene işi bir bıçağa nispet edercesine tekrar tekrar bilersiniz. Okuduğunuz kelimelerin sahibi karşısında, sararmış bir fotoğrafı tanımlayan sesin varlığını düşünürsünüz biteviye. Görüntü silinmiş dahi olsa taş plaklarda, kasetlerde yankılanan o mecnun bahtiyarlık unutturmaz mavinin hiçbir tonunu size.Ziya Osman Saba

Duvarlarında şair, yazar fotoğrafları asılı mübarek muhitlere bismillahsız girmedim şükür. Onların bu dünyanın sıkıntılarına müheyya hallerine hep gıpta ettim. Nazarlarında gizlenen ‘ah’ların bir özlem tadına bulaşmış güz rengi hatıralarına saygımı evsafı mucibince hiç esirgemedim. Tenhada, yaşadıklarına ram olan tatlı hatıralar, kalabalıklar içinde bağırlarına saplanan sedef saplı birer hançer kırmasıydı çünkü. Hem, bakmayın siz dünya ile kavgalı olduklarına. Yaşadıklarını mühürlenmiş tutanaklar eşliğinde hayata imzalatmaktır bütün dertleri. Kavgalarında bile o munis saflık, efendilik, yıllar yılı gazete köşelerinde, dergi sayfalarında merhametin ehilleştirdiği ‘barbarlık’ adınadır. O hırçın, sert tabiatlarında duran başkalık, merak saikiyle başkalaşan okurun biricik tesellisi olmuştur artık. Fakat odaları dolduran seslerinde, yitip giden bir hayalin uhdesi kalmışsa, bağışlanmaz bir masumiyetin çoğalmış olmasındandır cümle âleme kırgınlıkları. Yoksa, “Rabbim nihayet sana itaat edeceğiz” diyen Ziya Osman Saba’nın teslimiyetinde duran mümince tavrı gerçekten izah edebilir miydik?

Necip Fazıl Kısakürek

Fotoğraf bir hatıra

İtiraf etmeliyim ki, fotoğraflarla barışık bir odanın ‘ağır misafir’lerine saygıyı tasavvuf ehlinden öğrendim. Suretle kurulan rabıta, diri bir kalp hazırlığının öncülü olmalıydı mutlaka. Suretin nazarına aşık gönül erbabına göre rabıta, mavera için biçilmiş bir kaftan sadeliğinde hatırlanmalıydı. Gönül kocamazdı çünkü. Gönlüm kocamadı fakat bir şair fotoğrafının esirgendiği bomboş odalar, kitaplıklar, duru bir mevsim huzurunu bahşetmez oldular bana. Ahşap bir çerçeveye sığıştırılan o renkli dünyalar içinde bir Necip Fazıl kudretini, bir Nuri Pakdil heyecanını, bir Mustafa Kutlu tebessümünü ve bir Nazım Hikmet hasretini çok arar oldum. Teselli aradığım o hırçın kitap sayfalarında, önüme çıkan bütün yolları ışıklarla geçtiysem bu, içinde şairler, yazarlar dolusu hüzünlerin ve saadetlerin yaşandığı odaların, kitaplıkların hatırınadır. Yoksa kırık dökük anılar hanesinde tahayyül ettiğim suretler, hepten maveraya ulaşırlar mıydı dersiniz? Benim masamı süsleyen ergen dönem İsmet Özel fotoğrafını sonraları keşfediverdim. Oysa üniversite yıllarımdan hatırlıyorum, Necip Fazıl’ın hırkasından kalkan kuşlar sakalında gezinen geçmiş zaman ironisini bazı gece yarıları fısıldardı kulağımıza, duyardık. Duymadığımız tek ses ise Nurettin Topçu’nun o tok ve gümrah digerkâm çığlığıydı. Anadolu’nun felsefe geleneğinden beslenen bu gönül adamında aradığımız şey, bizim bütün gerçeğimiz olabilirdi, inanırdık. Ve kimler, kimler…

Bir dönem gençlik dergilerinde vasatın çok üstünde kalitesiyle orta sayfa posterleri dağıtılırdı. Daha çok yedinci sanatın veya müziğin teknesinde hamur yoğuran isimlerin sıralandığı bu posterler tıfıl, ergen kırması sabi sıbyan için bulunmaz nimettendi. Sevdiği bir sanatçının posterini Nurettin Topçualır, odasının (evet o dönemlerde bile kendisine ait bir odanın sahibi olan gençlik vardı) ferahfeza duvarına yapıştırıverirdi bir çırpıda. Bohemliğin eşiğinde seyreden gençliğimiz için bu posterlerin manası keyfiyette çok büyüktü. Oysa o dönem veya sonraki yıllarda belirgin bir canlılık bahsi olarak bırakınız müzik, sinema dergilerini, edebiyat dergilerinin dahi bir şair, yazar posterini veya fotoğrafını okuyucusuyla paylaştığına şahitlik ettiğim aklıma pek gelmez. Çünkü okur-yazar imlamız pek sözlük doğruluğunca yer etmemiş kültür dünyamızda. Ve fakat, Erdem Bayazıt’ın geçtiği Maraş sokaklarında, esnafın iki sıra halinde ayağa kalkarak şaire arz-ı ihtiramda bulunduklarını gördükten sonra karışık aklımın ıssızlığı bir nebze de olsa mana kazanmıştı. Bizler surete değil, ‘asl’a meftun bir geleneğin bakiyesi olarak duvarların, masaların üzerinde yıllar yılı bekleyen isimlerin varlığını gönül hanemizde konuk etmişiz. Bir sözlerine, bir kelamlarına kılıç kuşanıp kelle getirmişiz. Suret hoş karşılanmadığı için kelam baş tacı edilmiş.

Duam odur ki, kelama gönül veren elleri öpen dudaklar üflesin aşkın ve bilginin harlı düşlerini. Nasılsa bir şair, yazar fotoğrafının dünyamıza bıraktığı silik notta yazıldığı şekliyle yaşanacaktır günlerimiz: “Günler kısaldı. Kanlıca’nın ihtiyarları / Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.”

Reşit Güngör Kalkan önemli olan suret değildir dedi

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu