Yaşam

Âşık-ı sâdıkları sen gayrıya kılma kıyâs

Bizim kültürümüzde aşk hikâyeleri, unutulmaz sevdalar önemli yer tutar. Ama Erzincanî Salih Baba’ya göre bu hikâyeler bitmiş ve geride kalmış değildir. Diyor ki;

Söylenir dillerde bir Leyla vu Mecnun her zaman

Günde yüz bin nice Mecnun ile Leyla’sı geçer

Bizim Şair Nedim bir kıtasında:

Nedimâ olmuştur hüsnüne âşık

Öyle bir âşık kim kavlinde sâdık

Ne kadar değilse methine lâyık

Âr etmez efendim şahlar gedadan…  diyor.

Biz bu yazımızda Büyüyenay Yayınları’nın neşrettiği “Aşk Gölünde Yüzen Canlar” adlı kitaplardan “Şabur Çelebi” hikâyesini özetledik. Bu hikâyede üç husus dikkati çeker. Harun Reşit’in adaleti, Kadı’nın adaletsizliği, Gülruh Banu’nun ve Şabur Çelebi’nin sadakat ve samimiyeti…

Biz yazıya başlık olarak Adalet’i tebarüz ettiren âşık-ı sâdıkları tarif eden Salih Baba’nın bir mısrasını koyduk.

Aşk, muhabbet mevzularında çok güzel sözler söylenmiş. Bunlardan ikisi de Seyrani ve Karacaoğlan’a ait. Âşık Seyrâni der ki, “Kemiğimi yapsam tarak / Yar zülfünün tellerine”, Karacaoğlan, “Mezarımı yol üstüne kazsınlar / Yar geçende belki bana can gelir”, “Geçme mescit yakınından/ Çok namazlar böldürürsün”

Gelelim Şabur Çelebi’nin hikâyesine;

Şabur, Kazrun’da hem saz yapan hem saz çalıp söyleyen herkes tarafından sevilen sayılan bir gençtir. Kimsesi yok ama babadan kalma bir ev ve dükkânı vardır. Eğlence düşkünleri Şabur’un peşini bırakmazlar, her zaman davet ederler. Bir gün Basralı tacirlerle eğlence meclisinde yiyip içip sohbet ederken Bağdat’ı öyle bir anlatırlar ki, Şabur hayalinde Bağdat’a âşık olur. Evi barkı dükkânı satıp tacirlerle birlikte Bağdat’a doğru yola çıkar.

Şabur, Bağdat’ta yine bir dükkan açıp saz yapmaya, saz çalmaya başlar. Meşhur olur, halk tarafından ilgi ile karşılanır. Çocuklara saz yapmayı öğretir. Bağdat’ta saz yapanlar ve çalanlar çoğalır. Şabur’un işi de bozulmaya başlar. Eğlence mekanlarında kendini içkiye verir ve bir süre sonra parası da biter, sağlığı da bozulur. Kaldığı hanın sahibi ona bir süre bakar. Ancak daha fazla dayanamaz. Şabur’u belki merhametli biri alır bakar niyetiyle bir beze sararak cami avlusuna bırakır. Abdülgani hoca derler bir bezirgân ona sahip çıktı. Onu yıkadılar, pakladılar, yedirdiler, sağlığınla da ilgilendiler.

Bir zaman sonra bezirgân ve çevresinin muhabbet ve sevgisini kazanan Şabur, Abdülgani’nin kızı Gülruh Banu ile evlendirilmek istenir. Bundan maksat Gülruh’un eski kocası ile tekrar evlenmesi için hülle gerekmektedir. Şabur bu teklifi sevinçle kabul eder ve nikahları kıyılır, gerdeğe girerler.

Gülruh Banu’nun gönlüne o gece genç ve yakışıklı Şabur’a karşı bir sevgi ve acıma düşer. Çünkü Abdulgani efendinin nedimi ile yapılan anlaşma üzerine Şabur, nikah sonrası kızı boşayıp Bağdat’tan uzaklaşmak zorundadır. Bu durum karşısında büyük bir hüzne kapılan Şabur’u, Gülruh Banu rahatlatmaya çalışır. Çünkü kendisi de ilk kocasından ilgi görmediğinden dolayı, Şabur’la yapılan nikahın bozulmamasını ister. Dadısına herşeyi anlatan Gülruh Banu, onun Bağdat’ta kalması için çare aramaya başlar.

Nikahın ertesi günü nedim kapıya dayanır ve Şabur’u oradan alıp yüz altın, bir kat elbise ve bir deve karşılığında memleketine göndermek ister. Şabur, Gülruh Banu’nun tembihi üzerine nedimenin çağrısına uymaz. Bu tembihi kızının eski kocasına karşı bir tavır olarak anlayan babası onu birkaç gün rahatsız etmez. Ancak daha sonra tekrar nedimi gönderirse de yine aynı cevaplarla karşılaşır. Daha sonra da Şabur’u Abdulgani efendiye iyilikle güzel sözlerle götürmeye ikna ederler. O kendisine yapılan iyilikleri unutmayan kadirşinas bir gençtir. Babası kızını o gence denk görmeyip vermek istemez. Oysa onlar iki aşıktılar, ne kadar dil dökseler de boşanmayı asla kabul etmezler.

Şabur’a söz geçiremeyen Abdulgani Efendi sonunda yanına bol miktarda altın alıp hâkimin yanına varır. Durumu anlatır, hâkim de Şabur’u yanına çağırtır. Onu karısını boşamaya iyilikle güzellikle ikna etmeye çalışsa da bunu başaramaz. Karısının yanına döner, fakat ertesi günü tekrar hâkimin karşısına çıkacaktır. Hâkim bu sefer ikna olmayan Şabur’a daha sert davranır falakaya yatırılarak yetmiş dokuz değnek vurulmasını emreder.  Gülruh Banu çok ağlar, dua ve niyazda bulunur, onu iyileştirmeye çalışır. Bir müddet sonra tekrar hâkimin karşısına çıkar, “Ben boşamak için kadın almadım, denk değilsin diyorsanız benim de Abdürrezzak adında çok zengin babam vardır. Bize harçlık da gönderir” dese de hâkim asılmasını ister.

Oysa ki adil padişah Harun Reşit’in memleketinde zulme rıza gösterilemezdi. Buna rıza göstermeyen kemal sahibi insanlar da Şabur’u ipten kurtarırlar. Aksakallı yüzelli kadar muhteşem adam hâkimden hesap sormak üzere mahkemeye varırlar. Hâkim ve Abdulgani korkularından geri adım atarak Sabur’la bir anlaşma yaparlar. Eğer 40 güne kadar babasından mektup ve akça gelmezse karısını boşamak üzere bir belge imzalatırlar. Şabur’un aslında ne babası ne de oradan gelecek bir parası vardır, endişe içine girer. Gülruh Banu da” Atalar demişlerdir ki sonraya kalan kazadan korkma, olan oldu, giden gitti”, “gün doğmadan neler doğar “ diyerek onu teselli eder. Şabur Çelebi çok güzel bir saz yapar, şarkı çalıp söylemeye başlar;

Etmezem gamdan şikâyet ilâhi kimseye,

Çerh-i kindârın elindedir bizim feryâdımız.

32 gün dolmuştu. Harun Reşit, veziri Cafer ile derviş kıyafeti giymiş halde dolaşıyorlardı. Dicle kenarında saz çalıp şarkı söyleyen bu çifte rast gelirler. Kulak verirler.

Aşka düştü çâresiz dil nâ-gehân

Bir bakışla oldu hâlim pek yaman

Aşk müşkül dert imiş bildim amân

Eylemez mi bana insâf ol baban?

Aşıkların bir derdi olduğunu hisseden Harun Reşit, onların halini anlamak için veziri ile birlikte kendilerini derviş olarak tanıtırlar. Şabur dervişleri eve alır, onlara derdini, olan biteni ve ne kadar çaresiz olduklarını anlatır. Müminlerin emiri Harun Reşit, onların maruz kaldıkları duruma çok öfkelense de halini belli etmez. Kızın rızasını sormak için de Şabur’dan izin alır. Gülruh Banu da ağlayarak Şabur’u kocası olarak sevdiğini, başlarına gelenleri anlatır. Bu durumdan çok müteessir olan Harun Reşit Hazretleri Şabur’u evlat edinir. Artık derviş zannettiği zat onun babasıdır. Veziri ile saraya dönmekte olan Harun Reşit vezirine kendi memleketlerinde böyle bir iş, böyle bir idare nasıl olur diye öfkelenir. Bundan nasıl haberleri olmazdı. Hakimin de vezirin de sonu gelmeliydi.

Ancak vezir bir şartla, kendini affetmesi için Harun Reşit’in Şabur’u kurtarma planlarını uygulamalıydı. Şabur’un Abdulgani’ye ve hâkime verdiği sözü Harun Reşit ve veziri yerine getirecekti. Bunun için kendi mallarından ve adamlarından istifade edilecek, Kazrun’a gidilecek, bahsedilen mektuplar da yazılacaktı.  Tekrar Şabur ve Gülruh Banu’nun yanına derviş olarak varırlar. Şabur Çelebi edeple hürmetle onları karşılar ve sazıyla yürek yakıcı şarkılar söyler:

Ey şehin şâh-ı cihan manend-i nûr

Berk vurup ta şarktan ettin zuhûr

Dideden zira olalı böyle dûr

İftirakın kıldı nâsı bi-şuûr

Harun Reşit’in hizmetinde olan Amber Ağa, adamlarıyla Kazrun’a gider ve orada hazırlıklarını yaparak, mektupları da yanlarına alarak yüklü bir halde, tekrar Bağdat’a Şabur Çelebinin konağına doğru yola koyulurlar. Kendilerini de Şabur ‘un babası Hoca Abdürrezzak’ın köleleri olarak tanıtırlar. Herkes bu olaya seyirci kalır. Şabur da şaşkınlık içindedir. Getirdiklerinden bir miktar yük ve bir mektup da Harun Reşit ‘e ait olduğundan, Şabur’u da alıp hep birlikte saraya gitmeleri gerekiyordu. Gösterişli ve büyük bir merasimle hazırlanarak saraya doğru yola çıktılar. Amber Ağa herkesin huzurunda Şabur’un başına gelenleri Padişaha anlatır. Padişah da yapılan bu zülme ortak olanları divanda toplayarak cezalandırılmasına karar verir. Bu arada Şabur’a bir kaftan giydirilerek sarayda baş kapıcıbaşı olarak vazife verilir.  Bu olanlardan haberdar olan kızın babası Abdulgani Efendi üzgün ve çok pişman olmuştur. Halifenin onu bağışlaması için kızının Şabur’a rica etmesini söyler.  Divan kurulur, Harun Reşit hakimden ve cellatlardan sıkı bir hesap sorar. Onların asılmalarını emreder. Ancak Şabur’un ricası üzerine Abdulgani’yi bağışlar. Hâkimi de yaşı ve ilmine duyduğu saygı nedeniyle katır üzerinde Basra şehrine sürer.  Kapıcıbaşı Şabur ve Gülruh Banu mutlu bir ömür sürdürdüler.

Kanuni’nin “Bunda zulmeyleyenin akibeti hayır olmaz” mısrasının bu hikâyeye ne kadar karşılık geldiğini de söylemek isteriz.

Kitapların özeti, kitabı anlatmak değil tattırmak içindir. Kitabın tamamını okumak, incelikleri, nükteleri, teşbih ve tasvirleri iyi anlamak lazım. Bizim hikâyelerimiz daima ibret verici öğütlerle nasihatlerle sona erer. Okuyanı, dinleyeni karamsarlıkta bırakmaz. Her türlü zorlukta dahi bilinir ki, hadisenin sonu adil bir çare bulunacak şekilde biter.

Son sözleri de Hazreti Fuzulî söylesin:

Kariban-ı rah-ı tecridiz hatar havfın çekip

Gâhi Mecnun gâhi men devr ile nevbet bekleriz

*** 

Mekteb-i aşk içre Mecnun’la derse başladık

Ben mushaf’ı hatm ettim, o Leyli’de kaldı

***    

Hücûm-i mihnet-i devrân melûli

Giriftâr-ı gam-ı âlem Fuzûlî

Gel ey hâl-i tekellümden haber-dâr

Terahhum kıl ta’arruz kılma zinhar

Arzu Bosnevi

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu