Yaşam

Oğuz Atay’ın Eylembilim kitabı özeti

Giriş

“Eylembilim”, Oğuz Atay’ın 1998 yılında, ölümünden sonra yayımlanan son romanıdır. 70’li yıllarda eserlerini yayımlamaya başlayan yazar, kırk üç yaşındayken beyin tümörü nedeniyle dünyadan göçmüştür. 70’li yıllarda ardı ardına yayımladığı eserlerle edebiyat tarihine adını kazıyan yazarın son romanı, tamamlanamayan fakat gerek kurgusu gerek içerdiği mesajlarla başarılı bir Oğuz Atay eseridir.

Yazar, bu eserinde bizleri Server Gözbudak’ın hikâyesine götürüyor. Üniversitede matematik profesörlüğü yaparak yaşamını sürdüren bir adamın yaşama tutunma çabası üzerinden devrin atmosferine ışık tutmaktadır.

Kitap özetinden bölümler:

Profesörün Notları

Şu sıralar hayatta olmayan profesörün sayfaları, bir kadın arkadaşı tarafından merhumun avukatlığını üstlendiğim için bana ulaştırıldı. Profesör hakkında son zamanlarında çok fazla kamu davası açıldığı için onunla epeyce yakınlaşmam mümkün olmuştu. Profesör Server Gözbudak, tıpkı beni onunla tanıştıran Abdülgani Meşveret gibi bilge bir kişiydi.

Profesör hakkında yorum yapmam pek doğru olmayacağından elimdeki notları yayımlıyorum. Rahmetli de muhtemelen bunu isterdi. Yaşarken hep belgelerin önemini vurgular dururdu. Üstad Abdülgani’nin ise benimle aynı fikirde olmadığını belirtmeliyim. Notları bir kez okuduğunuzda içindekilerin epeyce dağınık olduğunu görebilirsiniz. İnsan ruhundaki karmaşıklıkları daha tertipli anlatmak mümkün olurdu herhalde. Bu karmaşıklıkta ilginç olan bir nokta, rahmetlinin matematikçi oluşuydu. Edebiyat yönü güçlü olan bir hukukçunun bu konuda akıl yürütmesi ne derece doğrudur, bilmiyorum. Ben de edebiyat sevgisini üstadım Abdülgani Meşveret uyandırmıştır. Sevdiğim bir kızın kaza sonucu hayatını kaybetmesinden sonra yazdığım Makber naziresini kutlamıştı. Öze dönmek gerekirse başarılı bir matematikçinin neden bu kadar karmaşık sayfalar bıraktığını bilemiyorum. Muhtemelen kendisi şu an bu satırları okusa, “Dilaver, daha açık anlatıver.” derdi. Ey Server Bey! Sen kendi satırlarını görseydin bilinmezliklerle dolu olduklarını söylemez miydin?

Siz değerli okuyucuların vaktini pek çalmak istemiyorum. Son bir noktadan bahsettikten sonra sizi satırlarla baş başa bırakacağım. “Eylembilim” tabiri… Bu derece karmaşık satırlar bırakmış bir şahsiyet, bu tabiri başlık olarak seçmiş olamaz. Bu kelimeyi ben yaratmadığım gibi daha önce de ne rahmetlinin ağzından ne de başkasında duydum. Fakat notları bana getiren hanım, bu başlığı verirsek profesörün çok müteşekkir olacağını söyledi. En son olarak bu karmaşık notları sizlere sunarken kısımlara ayırdığımı belirtmeliyim. Kendim de dâhil olmak üzere okuyucunun zevkini göz önünde tutarak bunu yaptım. Sizleri ölü bir profesörün anılarıyla baş başa bırakırken onun şahsiyeti önünde saygıyla eğiliyorum.

Tanıdık Bir Yüz

Benim gibi bir şahsiyet kafasından geçenleri ne zaman yazıya dökmeye başlar? Cevaplayamıyorum, insan kendisi için bu soruya yanıt verebilir mi? Cevaplayamıyorum. Bu ürküntülü bir bekleyiş sürecidir: İnsan ne yapacağını kestiremez. Daha önce hiç kafa yormadığı bir eylemin içinde hisseder insan kendini… Hiç tasavvur etmediği bir eylemin içinde nasıl olur insan? Peki, insan kim?

Kimi koşulların etkisinde kimi bireyleri tanımlamak için kullanılan bir sözcüktür insan. Bazen X olarak adlandırabilirsiniz onu. Ben bir matematik hocası olarak onun çözüm yollarını görebilmenin umuduna bağlıyorum kendimi. Böylece birçok ürkütücü engellemiş olacağım. Hoca diyorum kendime, profesör demekte zorlanıyorum. Bunda Reşit Bey’in de aynı unvanı taşımasının etkisi fazladır. Düşündüm de ben bir X olarak da onunla aynı özellikler taşımaya dayanamam. Bu yüzden bu sözcükleri işlerken matematiği kafamdan atmayı kararlaştırdım. Hayatım boyunca hep “Biz” dediğim için “Ben” demekte zorlanıyorum. Duygusal bir sorgulamaya girmekten ürktüğüm gibi her şeyi deneyimleyerek sergilemek istiyorum. Gerçekleri görebildiğimi söyleyip arayışta olduğumu itiraf ediyorum. Sözcüklerimi size hemen aktarmalıyım, gerçek oyalamaya gelmez.

Olayların girişinde bu yaralı matematik profesörünün atağa geçmesini kimse beklemiyordu. Kimse orta yaşlı bir erkeğin ilk dönemlerine doğru kaymasını beklemez. Delikanlılık döneminde kendimi çekici bir erkek bellesem de bir süre kalbi yaralı olarak dolaştım meydanlarda. Şimdilerde eşim olan genç kızla neyden etkilenerek dünya evine girdiğimi asla çözemedim. Kadınlara çekici gelsem de yaşadığım küçük şeyler sırasındaki kimi sorunlar güvenirliliğimi etkiledi. Düş kırıklıkları için herkesten af istiyorum.

Kendimi bitkin hissettiğim bir anda asistan yanıma gelip Refik Bey’in hastalandığını bildirdi. İsteksiz de olsa toparlanıp santrale yaşlı hocanın numarasını verdim. Telefonu açan karısı kalp krizi geçirdiği için onu hastaneye kaldırdıklarını söyledi. Geçmiş olsun babında birkaç kelime edip telefonu kapadım. Az sonra dekan aradı. İhtiyarın yerine derslerine girmemi istedi benden. Dekanla aram iyi sayılmazdı ama itiraz da edemezdim, zaten itiraz etmeye fırsat komadan telefonu kapadı.

Refik Bey’in asistanını çağırıp gerekli bilgileri aldım. O da benimle derse girip bir şeyler kapmak istedi ama izin vermedim, dışarı çıkmasını söyledim. Sonra tek başıma programda yer alan sınıfa girdim. Akşam yaklaşıyordu, öğrencilerin yüzüne bir tuhaflık çökmüştü. Onları hep bir yığına benzetirim, yalnızca önde oturanlar az da olsa insana benzerler. “Önümüzdeki süreçte beraber olacağız.” dedim. Sonra adımı sordular, tahtaya yazdım. Refik Bey kitabın keşfinden evvel profesör unvanına kavuştuğu için kitabı yoktu. Benim kitabım bulunuyordu. Öğrenciler hangi kitabı önerdiğimi sorduklarında bir klişe olarak kendiminkini önermeyecektim ve onlar da gülecektiler. Bundan sonrası için farklı bir şeyler gerçekleşmeliydi artık. Onların gerçekten kim olduklarına bakmak istedim ve içlerinde beni tanıyormuşçasına gülümseyen bir yüz gördüm. Bu yüz üniversiteden arkadaşım Murat İkinci’ye aitti. Onunla birlikte sabahlara değin toplumcularla münakaşa eder, dergimiz için yazılar hazırlardık. Tutuklandığı günden bu yana onu hiç görmemiştim. Fakülteyi bitirip profesörüm Şevki Bey’in ardından basamakları tırmanmıştım. Sıkıntıdan terlemiş bir vaziyette tahtayı çeşitli formüllerle doldurmuştum. Ders bittikten sonra ağır adımlarla ilerlemeye başladım, Murat’ın yanıma yetişmesini istedim. Akademinin bozulduğundan yakınan Refik Bey gibilerin dünyasına yalnız hissediyordum. Arkama dönmeden “Selam Murat.” dedim. Ardından yüzümü ona döndüm.

Beklenmedik Davet

İnsanın geçmişini ardından atabilmesi kendinden bir şeyleri atması sonucu gerçekleşiyor. Ben ise her deneyimim de yeniden ürküyorum. Bundan ötürü çevremdeki kişileri yıllar boyu hayatımdan çıkarmadım. Murat bu kişilerin içinde değildi. Onu geride kalan silik bir anı olarak görüyorum. Selam verdikten sonra gülümseyip seneler geçtiğinden bahsetti ilkin. Ben de buna karşı çıkmadım. Oysa ben ona gülümsememiştim, çevremdekilere gülümsemiştim. Her gün yana yana durduğum Refik Bey gibilerine gülümsüyordum. Paris’te yaşamış olan Refik Bey; şarap içtiğinden, Batı’da insanların temiz olduğundan bahsederdi. Ona göre Batı demek paklık demekti. O, Tanzimat devrinden bu yana yalnızca belli bir kesimin tanıma fırsatına eriştiği tipik bir aydındı. Murat ise tamamen farklı bir şeyi simgeliyordu. Onun Refik Bey’den matematikten başka, o da kuşkulu ya öğrenebileceği bir şey yoktu. Murat’ın öğrenmesi gerekenler yenilik devrinden bu yana hep başkaları tarafından planlanmıştı. Tarih tahsili olmasa bile Parisli aydın bile bunun bilininceydi. Bu iki adamın karşılıklı ne konuştuklarını tasavvur edemiyorum.

Murat’a Refik Hoca’nın yerine derslere gireceğimi söyledim. Başka ne söyleyebilirdim ki? Onun için başka bir şey ifade etmiyordum ben. Refik Bey’in yerine çıkarcı bir aydın olmuştum. Toplumsal konumumun farkında olduğum için ondan ayrılıyordum yalnızca. Teneffüsü çok konuşmadan koridorda geçirdikten sonra zil çaldığında sınıfa döndüm. Hemen sınıfa girdiğim için öğrencileri beklerken sıralarını inceleme fırsatı buldum. Üzerleri hep matematik formülleriyle doluydu. Yani temizlik hastası hocalar için hiç iyi bir manzara değildi. Bazı sıralarda ise devrimcilik, İslâmcılık ve milliyetçilik sloganları, formülleri bastırmıştı. Bu sıraları doldurup sınıfı oluşturanlar aslında büyük ayrımlar içerisindeydiler. Sınıf dolduğundan tahtaya yaklaşıp üzerini matematik şerbetiyle doldurdum. Bunu tadan bir daha uyanmaz.

Yüzüm asık bir durumda odama doğru ilerliyordum. Dünyadan bihaber olan örümcek başlılara karşı olan öfkemin belirtisiydi yüzümdeki. Koridor kopkoyuydu, karşıdan bir kalabalık yaklaşıyordu. Yol vermek için kenara kaydığım sırada Dekan Adnan Bey, bana yaklaştı. Kolumdan tutup birazdan öğrencileri dinlememiz gerektiğini söyleyerek peşlerinden gelmemi istedi. Öfkemin ve dalgınlığımın etkisiyle buna bir anlam yükleyemedim. Dekanla birbirimizi sevmezdik, çoğu zaman bu karanlık koridorda birbirimizden habersiz ilerlerdik. Ona dersim olduğumu söyleyecektim ki forum varken kimsenin derse gitmeyeceğini söyledi. Böylece toplantı salonuna sürüklenmiş oldum.

Her zamanki gibi bizim yerimiz en öndeydi. Öğrenciler bir bir konuşmaya başladılar. Dinleyiciler tuttukları tarafı alkışlardılar ama biz taraf tutmadığımız için alkışlamadık. Fakat içlerinden buna karşı çıkanlar, alkışlamadığımız için karşı tarafı tuttuğumuza işaret edenler vardı. Dekanın üzerimdeki hayalet kolları olmasa çoktan kendimi sahnede bulurdum. Şimdi fırlayarak kendini sahneye atan bir çocuk konuşuyordu. Onun konuşmasını istememişlerdi ama buna engel olamamışlardı. İlkin konuşmakta zorlandı. Hepimiz onun inmesini bekledik ama o inmedi. Daha doğrusu inemedi çünkü inme konusunda bilgisi yoktu. Sonra birden konuşmaya başladı: “Arkadaşlar! Buraya kaybettiğimiz arkadaşımızın ardından gözyaşı dökmek için gelmedik. Onu okulun bahçesine defnedelim, o hâlâ aramızda kalabilir.” dedi. Ardından tüm öğrencilerden “Evet” kelimesi yükselmeye başladı. Ön sıra takımındaki huzursuzluk ise net bir şekilde görülüyordu. Öğrencilerin gözleri şimdi bizim üzerimizdeydi. “Eylem”, “Bilim”in çevresini sarmıştı.

Adnan Bey, yerinden kalkıp ağır adımlarla sahneye çıktı. Toplumcu geçmişe sahip olan bense zamanında harekete geçemeyerek oturmaya devam ettim. “Sevgili arkadaşlarım. Bugünlerin üzüntülü ve heyecanlı olduğunu farkındayım. Fakat bizim size nasıl bir faydamız dokunur? Bu dünyadan göçen arkadaşınızın anısına sizi saygı duruşuna çağırıyorum.” Hepimiz ayaklanıp saygı duruşunu gerçekleştirdik. Duruşun ardından yeniden defin hakkında sesler yükselmeye başladı. Bu sefer Adnan Bey, “Benim buna izin verme yetkim yok. Ama polis ya da jandarma olmadığım için size engel de olamam. Acınızın farkındayım.” Hayır, farkında falan değildi. Yalnızca görev gereği böyle davranıyordu. Forumun başında bunun gibilerinin sonunun geldiğini hissetmeye başlamıştım. Yanılmışım çünkü Adnan Bey tıpkı yıldız bir futbolcu gibi takımının talihini değiştirmek üzereydi. Alkışlar eşliğinde sahneden indi. Ardından ben çıktım sahneye. Sesi kuvvetli olan birisi, “Şimdi Server Gözbudak konuşacak” diye bağırdı.

Sonuç

“Eylembilim”, eserlerinde kendi tabiriyle “Tutunamayanlar”ı anlatan Oğuz Atay’ın yine yaşama bir şekilde tutunmaya çalışan bir profesörü anlattığı tamamlanamayan eseridir.

Kitap, Server Gözbudak adlı bir matematik profesörünün ölümü üzerine, avukatı Dilaver Kalas’ın, kendisine emanet edilen yazılara, önsöz kıvamında yazdığı bir giriş kısmı ile başlıyor. Daha sonra Server Gözbudak’ın yazdıklarına doğru paralel bir geçiş yapıyoruz. Romanın hem anlatıcısı hem başkişisi olan Server Gözbudak, heyecan ve sıradanlık arasında kalmış bir üniversite eğitmenidir. Dönem ise tam belirtilmemekle birlikte 12 Mart öncesi veya sonrasını işaret etmektedir. Zamanın kesinliği Oğuz Atay’da yine müphemdir ve bu durum önemsizdir. Hepimizin bildiği gibi anlatılagelen dönemin üniversiteye yansıyan başat özelliği, öğrenci olayları ve çatışmalar olmuştu. Romandaki akış da bu durum üzerinden ilerlemiştir.


Devamını okumak ve dinlemek için HAP KİTAP uygulamasını indirebilirsiniz. 

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu