Yaşam

Sezai Karakoç ‘şair’i tarif ediyor

I

Şair, halkın içinde parlayan ve doğan yeni bir şair, yeni doğan günün, eşyaya yeni bir ruh haliyle bakışını getirir. O, insana, eşyaya bakışı için yeni bir ışık, bütün iç sıkıntılarını dağıtan yeni bir umut, yeni bir sevinç, her fecre yeni bir horoz, her çiçeğe yeni bir usâre getiren tılsımcıdır.

Toplulukların tam bir depresyona düştüğü, ruhlardan bir havaî fişek hızıyla çıkan melankoli dairesinin tam kapanmak üzere olduğu anda yetişen şair, inşanı, hedefine giden bir ok haline getirir; ileriye, ufuklara çevirir. Ona, dışa doğru hücum aşkım verir. Onu yeniler, tazeler. Dirilişinin harcını yoğurur, kıvamlaştırır.

Halk, çağlar boyunca gelişe gelişe en keskin ve en tesirli biçimlerini bulan Afrika danslarının, siyah insanı bir hareket denizine çevirişi gibi, şairde yaşar. Onun bulduğu şiir biçimleri, yeni sesler, onun, bütün bir dili arkasına takıp estetik plana dolambaçlar halinde yükselten tek bir kafiyesi, sudan, arının gözünden, gülün tozundan, minarenin geometrisinden, göğün kat kat derinliğinden, bal peteğinin altın tertibinden, bir kadın yüzünün gerisindeki senfoniden devşirdiği mısralar, Rimbaud’nun deyişiyle, o cins şaire mahsus yiyecekler, o deniz dibi yosunları içinde erir, önce kendini yitirir, sonra yeniden bulur. Şair, bir toplum için başlı başına bir devrimdir. Şairden önceki toplulukla, şairden sonraki topluluk arasında bir fark vardır. O, sanki araya giren garip ve esrarlı bir unsur olarak, cansız toplumu harekete geçirir, onu diriltir.

Bunalım çağlarında, toplumlarda, bütün cinler insanın başına üşüşür. İnsan içinde bir mahşer, bir kıyamettir, kopar. Şair, bu kıyameti ilkin kışkırtan sonra bir haşr ü neşre çeviren, bir mizana kavuşturan kaderin bir pergel ayağı.

Bir şairin çıkışı ve batışını, ayın med ve cezrine uyarak, ilkin kabaran, kabaran, sonra taşan, daha sonra da yatağına çekilen Nil nehrinden daha iyi hiçbir şey örnekleştiremez. İlkin korku, sonra panik, arada birçok kurban, sonra telâş, sonra verimli, bereketli topraklar…

Şair, bir toplulukta, insanların içinde, kırık dökük, bin mühürle mühürlü ahenkleri derler, toplar, demetler, buket haline getirir; ve onu, toprağın içine uzanan zengin maden damarları gibi, edebiyat alanına uzatır.

İmrü’l-Kays’ın başkanlığını ettiği “Muallâkatüsseb’a” şairleri, putperest de olsalar, arkadan gelecek Mutlak Sesi sezmiş olmaktan izler taşıyorlardı.

Şair mi? Büyük şair elbet… Yoksa onların kırıntılarıyla bir ömür boyu geçinenler değil… Şair mi, şair; Mutlakın, Mutlak Hakikatin, Hayber kapısı gibi muhkem geçidine yüklenen şair… Sesleriyle, ahenkleriyle, hayallerindeki tabiat ve reel üstü biçimleriyle, o mermer kapıyı omuzlayan şair…

II
Peygambere Kureyş “şair” dedi. Bu, sanıldığı gibi O’nu küçültmek için değildi. Peygamberlik kavramına o zamana kadar tümüyle yabancı olduklarından, Peygamberimize, kendilerince yine de en büyük ismi veriyorlardı: şair. Ve o adı daha da yoğunlaştırmak için buna bir de sahir (büyücü) sıfatını ekliyorlardı! Peygamberin makamca yüceliğini seziyorlar, fakat onun ne olduğunu bilemediklerinden kendilerince yine de en yüce sayılan bir makamla adlandırıyorlardı. Ama eninde sonunda hakikate ters düştüklerinden, Kur’an bu iddialarını şiddetle reddediyordu. Bu reddi, şairliğin tüm reddi anlamına almak yanlış olur. Bu red, sadece Peygamberin şair olmadığı anlamındadır.

Etkinlikleri kabul edildiği içindir ki inançları saptıran, mitolojiyi din haline getirmekte sanatını kullanan şairler kınanmış, ancak, buna karşılık, doğru inançlı şairler yüceltilmiştir Kur’an’da. Peygamber devrinde şairler de savaşçılar kadar, yüce ve mutlak inancın yerleşmesi ve yayılması görevini kudretle üstlenmişlerdi. Peygamberin şairleri vardı. Hz. Ali de büyük bir şairdi. Sahabeden nicelerinin şiiri vardı. Hz. Ebu Bekir’in de şiiri vardır. Daha sonraları, şiir öylesine bir serpilme göstermiştir ki Dünya şiir tarihinde, belki de kıyamete kadar ismi unutulmayacak şairler gelmiştir: Maarriler, Mütenebbiler, Ebu Nüvaslar, Faridler, Busirîler, Harirîler, Endülüs Devri şairleri, Peygamberler çağı şairleriyle, hatta Muallaka şairleriyle tarih içinde bir bütün oluşturarak, olumlu olumsuz yanlarıyla, çöl ve şehir, bedevîlik ve uygarlık yanlarıyla, büyük bir şiiri, Arap şiirini anıtların zengin sergisiyle ortaya koymuşlardır. İslâm Uygarlığının şiir ve edebiyat alanıdır bu. Sonra, İslâm’ın uygarlıktaki ve sanattaki atılım gücü, Acem şiiri denen büyük vakayı doğurmuştur. Senai, Attar, Mevlâna, Firdevsi, Hâfız, Sa’dî, Hayyam, Nizamî, Câmî, Tuğraî, Rudegi, Saib, Şevket, Nasır-ı Hüsrev gibi büyük şairler, her biri ayrı bir vadide şiir evreninin bir başka samanyolunu çizmişlerdir. Atılım burada da durmamış, bir yanda Hint, öte yandan Türk medeniyet atılmalarında, bu yeni dillerde ve çağlarda da şiir yaratımları kuvvetle sürdürülmüştür. Ali Şir Nevai, Nesimî, Necati, Fuzûlî, Bâkî, Hayalî, Yahya, Nevi, Nefî, Nail-i Kâdîm, Azmi Zâde Haleti, Hâmi, Nedim, Nâbî, Şeyh Galib, Türk şiirinin dünya ölçüleriyle âdeta ölümsüzleşmiş abidelerini sanat ve şiir sitesinde yükseltmişlerdir. Sonra her edanda olduğu gibi şiir ve sanat alanında da düşüş olmuş, İslâm şiiri, Batıyla hesaplaşma bunalımını yaşamaya başlamıştır. Şu ana kadar, bu hesaplaşma, bir taklit havası içinde sürmekte ve en şiddetli bir şekilde etkisini sürdürmektedir. Bu korkunç var olma ve yok olma kıyametinde kişiliğini duyuran şairler olmuştur yine de çoğu kez, Batı terazisinde tartılarak da olsa bunlar ağırlıklarını duyurmuşlardır. Günümüzde ise İslâm Uygarlığı, düşüncesi ve sanatıyla, şiiriyle en geniş anlamda dirilişini yapmak için, ilk bilinç filizlerini göğertmiş ve yeşertmeğe başlamıştır. Diriliş için ilk tohumlar atılmıştır Allah’ın izni ve lütfuyla. Umutluyuz, zaman, onun serpilip gelişmesine tanık olacaktır.

III
Ayetler, şiirin özünü belirterek onu vahiyden ayırmışlardır. Vahiy, mutlak hakikati belirler. Şiir ise, ilke olarak mübalağayı benimser. Bu özelliğini belirtme, onu küçültmek için değil, öz doğrultusunda sapmamasını, büyük fonksiyonunu yerine getirmesini sağlamak içindir. Şiir, şiir olarak kalmalı, dinin yerine geçmeye kalkmamalı. Buna kalkarsa, kendi kendine de ihanet etmiş olur. Hz. Peygamber, bu ölçü içinde, şiiri yüceltmiş, şiir eğitimine değer vermiştir. İbni Abbas, çocukluğunda, bütün şiirleri, deve üzerinde Hz. Peygambere ezberden okuduğunu söylemiştir. İslâm isteseydi, cahiliye devrinin inançları gibi şiirini de yok edebilirdi. Oysa, o devrin büyük şairleri eserleriyle yaşatılmış, batıl inançları, kan dâvası övgüleri hariç, İslâm şiir geleneğinde temel taşlardan olmuşlardır.

İslâm şiiri, burada da durmamış, kendine özgü, daha önce benzeri olmayan yeni bir tür şiir doğurmuştur. Bu, rahmanî ilhama dayanan şiirdir. Vahyin aydınlık izindeki şiir. Unutmayalım ki şiir, alnı vahiy ve kıyamet günü ürpertisiyle aşılı hikmetten yanadır; şeytanın dil sürçmesi değildir şiir; o, özgürlüğü sever ama bu özgürlük, iğvanın ve iğfalin özgürlüğü değildir.

Veli şairler, İlâhî ilhamdan nasiplerini almışlardır. Şiirleri keramettir. Mevlâna’da olduğu gibi. Rahmanî ilhamdan kaynaklanmıştır bu şairlerin eserleri. İçten, Kur’an’ın hararetiyle dipdiridirler. Bundandır ki Molla Câmi, Mevlâna için, “Peygamber değil ama kitabı var” demiştir. Muhyiddin-î Arabî’nin şiirleri de aynı soydandır. Biri arapçada, biri Farsçada, şeytan nefesinin gölgesini bile üstüne düşüremediği şiirlerle, Vahiy katının hemen altındaki ulvî alanda kanat çırpmışlar ve çırpmaktadırlar. Aynı şekilde, daha önce daha sonra nice şairin, yaratış mucizesini ruhlarına geçirdiklerine ve ordan dışa yansıttıklarına şahit oldu insanlık; Hassan Bin Sâbitlerin, Ka’b Bin Züheyrlerin, Yunus Emrelerin. Su Kasidesi, aynı rahmanîlik dünyasının malı değil midir? Leyli vü Mecnun’da, Hüsn ü Aşk’da o pınardan kana kana içmişlerdir. Bu alana çıkış, sanıldığından fazla ve şairlerin bu miraçları, gece ziyaretleri, İslâm şiirinde, ta günümüze kadar ilerleyen bir çizgi halinde süreklicedir.

Tasavvuf ve şiir iç içedir geçmiş hayatımız ve edebiyatımızda. Tekkeler, mevlevîhaneler, dergâhlar, şiir tapınaklarıdır aynı zamanda. Mevlevîlikte, şiir, musiki ve tasavvuf, birbirinden ayrılmaz, tek parça bir ruh akışının üç görünümüdür.
 


 

IV

Şiirsiz bir manevi âlem, manevi âleme pencere açmamış bir şiir dünyası olabilir; ama yoksul dünyalar olarak.

Şairler, hep yüce olanı ararken o âleme yakışan bir ahlâkın da peşindedir. Estetik damgalı ve mühürlü bir ahlâkın. Bunun için bazen toplum sorumlulukları zorlanır, sınırlar aşılmak istenir. Bu arada beliren sapmalar, çılgınlıklar ve sarhoşluklar, belki de bu arayışın yöntemsizlik dehşetinden doğuyor. Veli şairde vecd, karanlığın etkisindeki şairlerde ve diyonizyak ya da afrodizyak sarhoşluk. Kimi, oruç günü, üzüm asmalarındaki salkımlardan ilham dünyasına bakar; kimi şarabın serabında hurma vahaları arar.

Şairler, güneşten ışık alanlar, kimi zaman bu ışıkla milletlerini aydınlatırlar; kimi zaman da belki de bilmeyerek ve istemeyerek, onları yakarlar.

Şair, sadece, felâkete uğramış ulusu için ağıt yakan, ağlayan biri değildir; onu ayağa kaldırmak için başını yükselten, toplum minberine çıkan kahramandır da. Umutlandırandır, muştular saçandır.

Milletinin önüne düşer şair. Onu kurtarmak için. Kimi zaman da kurtarayım derken, yanlış yol ve yön seçmekten ötürü onu felâkete götürdüğü de olur. ama hemen hemen daima samimidir.

Toplumların olağanüstü günlerinde, bunalımlı anlarında seslerini yükseltir şairler. Bu sese kulak vermeli; ancak, çağrıları da iyice denetlemeli. Çünkü: bir doktrine bağlanırken şiddetle bağlanmıştır, kayıtsız şartsız bağlanmıştır şair. Gözü kapalı bağlanmıştır, belki de. Bir gün uyanır ama bu uyanış çok geç olabilir. Onun için, her şair izlenemez. Çoğu kez, aldandığını anlayan şair susar. Ama toplum bunu bilmez. Kitleler çoğu kez, kraldan ziyade kralcıdır. Şairde yaşayan artık bir başkası olur ama kitle onu halâ eski şair sanır. Arayanlar, son çağ edebiyatımızda bunun örneklerini bulacaklardır. İnceleyiciler de belge arar ve bulabilirlerse, bu değişimi saptayabilirler. Milleti için gerçek, verimli ve yaşatıcı bir yolu seçen şairler de değişirler. Bu değişim, bir tersine dönüş, ya da vazgeçiş değil, kavrayış gelişimi, ilerleyiş ve geniş bir ufka eriştir. Kendi yolunda, daha bir gerçeğe ve yüceye açılıştır. Bunun da örneklerini bulmak güç değil çağdaş edebiyatımızda.

Evet şair, milletinin sözcüsü, yorumcusu ve gerekirse yol gösterenidir. Şair, milletinin kalbidir. Atan nabzı, çarpan yüreğidir. Şiir sanatı kadar millet sanatı olan bir sanat yoktur. Resim, musiki, mimarî ve edebî sanatlardan romanda da millî çizgiler ve karakterler görülür kaçınılmaz bir şekilde. Ama şiirde, millî damga, zorunludur. Evet, şiir evrensel olduğu ölçüde millî, millî olduğu ölçüde evrenseldir. Dil ve kelimeler, onu dolaysız millet malı yapar. Şair, milletine kafasıyla, gönlüyle ve ruhuyla yapışıktır. Alınyazısı milletinin alınyazısıdır. Kendi alınyazısını da milletinin alınyazısı yapar. Milletini yaşar şair hep. Aşırılıkları da hep bu ortak ruh yaşamasından, mizaç ve karakter özdeşliğinden kaynaklanır çoğu kez. Milletlerin kurtuluşunda da yücelişlerinde de ne yazık ki bazen da uçuruma yuvarlanışlarında ve intiharlarında da hep şairleri önde görürüz. Bir milletin ihtişamını, duyarlığını, öfkesini, mutluluğunu, inceliğini anlamak istiyorsanız şairlerine, özellikle şairlerine bakınız. Bizim şiirimizde de içliliğiyle Fuzûlî, ihtişam ve tantanasıyla Bâkî, şaşaa, mübalağa ve öfkesiyle Nefî, incelik ve sevecenliğiyle Nedim, bilgeliğiyle Nâbî, ruh musikisiyle Şeyh Galip, bizzat milletimizin mizaç ve karakteri, milletimizin ta kendisidir.

Şairi olmayan millet, yok demektir. Şairlerini görmeyen millet, kendini görmüyor, şairlerini yaşamayan millet, yaşamıyor demektir.

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu