Yaşam

İhsan Fazlıoğlu: İnsanlar niçin şehir kurarlar?

Bu tür davetlerde 2 noktaya özellikle dikkat ediyorum. Bir tanesi gittiğim şehrin önemli isimlerine bakıyorum. O şehrin eğer tarihte kalıcı etkili isimleri varsa konuşmamı da ona göre seçiyorum. Bursa, Hocazade’nin şehri değil mi? Molla Fenari’nin şehri… Dolayısıyla buraya uygun bir konuşma yapmak lazım. İkincisi ise dinleyici kitlesini elden geldiğince azaltmak için zor başlıklar koyuyorum ki entelektüel uğraşının böyle çok da ayağa düşmemesi gerektiğini ima ediyorum. Bu açıdan bilmiyorum başlığı okuyarak mı geldiniz yoksa bir etkinlik var bizde katılalım mı dediniz?

Bunu bilmiyorum ama imkân ve tahkuk bir şehri metafizik idrak etmek; pek de şehirle uğraşan kişilerin hazmedeceği bir sunum olmayacak. Çünkü bu sunumdan sonra acaba bir şehirde mi yaşıyoruz diye sorabilirsiniz? Bunu söyleyeyim…

Şehir kelimesi anlamına gelen 3 tane temel kelime kullanıyoruz.

Kent; hepiniz az çok bildiği bir zamanlar çok yaygın olan ama şu anda pek kullanılmayan…

Şehir; hepimizin kullandığı ama daha çok Medine anlamında kullandığımız bir kelime…

Bir de Medine var. Medine çok yaygın bir kelime değil. Daha çok muhafazakar literatürde şehir anlamına gelen, Medine’den dolayı az çok gündemimizde olan bir kelime.

Ama hemen şunu söyleyeyim ki: şehir derken aslında bizim kastettiğimiz biraz medinedir. Ne demek bunlar?

Şehir, Pehlevicedir. Yani milattan önce 6. yüzyılda dünyadaki ilk imparatorluğu kuran ahavenitlerin kullandığı dilden gelir; Sasanilere kadar ulaşır. Siyasi hakimiyetin olduğu yer demektir. Yani yönetim elitinin olduğu, hükümetin olduğu, saltanatın olduğu; neyse o dönemdeki siyasi rejim; o rejimi temsil eden kişilerin bulunduğu yere şehir denir. Kent ise o da Partçadır. Partça da Hint-Avrupa dil ailesinden Farsçanın bir koludur. İskender İmparatorluğu çöktükten sonra bugünkü İran coğrafyasında ortaya çıkan bir hanedanın adıdır. Part hanedanı… Bunların dili Partçadır. Askeri otoritenin bulunduğu yer demektir. Semerkand diyoruz, Semerkent’tir o. Mesela orada Part İmparatorluğu’nun askeri birlikleri ve onların komuta kademesinin bulunduğu bir yerdir. Burası açık…

Medine ise daha ilginç bir kelime… Aramcadır esas itibariyle. Arapçanın da bir üyesi olduğu Sami dil ailesinden gelir Aramca. İlginç “midn” kelimesinden gelir. Mahkemenin olduğu yer demektir. Yani hukukun olduğu yer. Yasanın geçerli olduğu bölge demektir. Bugünkü Medine’de esas itibariyle orada ticaret kolonilerinin problemlerini çözmek için Akat-Aram -Keldani devletlerinin kurduğu mahkeme bulunduğu için oraya Medine denir. Bugünkü Medine esas itibariyle ta o döneme dayanıyor. Tabii din kelimesi ile alakası var. Çünkü din zaten “yevmuddin: mahkeme günü” demektir Dolayısıyla “midn” kelimesi ile din kelimesinin akrabalığı da yine hukukla-yasayla alakalı olmasındandır.

Bunları bir araya getirdiğimizde “şehri” yeni baştan düşünmemiz lazım. Biz şehir derken siyasi hakimiyetin temerküz ettiği bir yeri mi kastediyoruz ki günümüzde bence biraz böyle! Askeri otoritenin temerküz ettiği bir yeri mi anlıyoruz yoksa hukukun dolayısıyla adaletin bulunduğu bir yeri mi arıyoruz?

O zaman soruyu yenileyelim:

Şehir gerçekten ne demek? İnsanlar ne için şehir kurarlar?

Buradaki şehri hep Medine anlamında düşündüğümüzü dile getirmişti. Şöyle bir çıkma yaparak şunu söyleyeyim: Osmanlı-Türk tecrübesi esas itibarıyla bu üçünü birleştirmeyi hedef almıştır.

Bana Osmanlı’yı özetle derseniz: bu üç otoritenin yani siyasi, askeri ve hukuki otoritenin sentezlendiği bir devlettir, Osmanlı. Hem askeri otoritenin bulunduğu ki biliyorsunuz Aksaray’dır bizim askeri karargahımız o dönemde. İlmi karargahımız Süleymaniye Camii ile Fatih Camii arasıdır ve yasanın temerküz ettiği yer ise Topkapı Adalet kulesi; Burc-u Adalet… Topkapı’daki en büyük kule, burc-u adalet kulesidir. Bunu anlamadan Osmanlı’yı analiz edemeyiz. Çünkü bir medeniyet siyasi bir otorite olmadan yürümez. Yönetim erki lazım. Askeri bir güç olmadan; hem dış hem iç güvenliği sağlayacak askeri bir güç olmadan varlığını sürdüremez ama en önemlisi de bir yasallık olmadan, bir töre olmadan millet olma ortaya çıkmaz. Dolayısıyla bu üçünü bir araya getiren bir tecrübedir, Osmanlı tecrübesi. Buna bakıp ne kadar Osmanlı olduğunu anlayabilirsiniz. Ecdat edebiyatıyla da bu işlerin olmayacağını görürsünüz.

O zaman şunu soralım: Bu üçlü sentezi zihnimizde bir kenarda tutarak Medine kurmak, şehir kurmak niçin bu kadar önemli? Ne için biz tarihi de büyük oranda şehir kurmakla başlatıyoruz? Niçin İbni Haldun Mukaddime’de şehir merkezli bir tasavvur geliştiriyor.

Anadolu’yu gezdiğimiz zaman insanlar, mesela İstanbul’a gelmek isterler. Niye, dertleri ne? Yani İstanbul yaşanılacak bir yer mi? Amaçları ne? İstanbul çok ürkütücü bir şehir; şehir de değil ki devlet olmuş! 16-17 milyon o da laf gereği yani 25 milyon nüfusu var. Bazıları da yok ben İstanbul’a değil Paris’e gideceğim diyor. Bazıları Londra’ya gideceğim diyor, değil mi? Şöyle bir sorgulasanız ya da “ben memleketimi terk etmem” diyor. Bunun da derinde yatan bir nedeni olmalı!

Ne için insanlar şehre yönelirler?

Diyelim ki ta Milattan önceden itibaren; 3000’lerden 4000’lerden itibaren tüm göçebe kavimleri niçin şehirlere yönelir? Türkler niye 960’da Cend’e iniyorlar? Oradan Nişabur, Bağdat, Konya, Bursa, İstanbul gibi şehirlere yöneliyorlar. Afrika’ya gitselerdi ya! Kimsede yok orada savaşacak… Afrika’yı ele geçir, otur rahat et yani… Niçin tarih boyunca Cengizhan hep şehirlere yöneldi?

Bunun bir nedeni olmalı! Bunu çözebilirsek bugün kurduğumuz ve içinde yaşadığımız şehirlerin bir şehir olup olmadığı konusunda karar verebiliriz.

Nedir şehir?

Şehri şu şekilde tanımlayabiliriz: İnsanın; -inanıyorsunuz Cenab-ı Hakkın yarattığı dersiniz, inanmıyorsanız doğanın yarattığı dersiniz. İnancınızla alakalı- sahip olduğu yetiler var, istidatlar var. Bunlara imkân diyoruz. Nedir? imkânlarımız var bizim: doğuştan getirdiğimiz… Hepimiz birbirimizden farklıyız. Bir test yapsak hepimizin zekâ seviyesi farklı, hepimizi amaçları farklı. Kimimiz sanattan hoşlanıyoruz, kimimiz siyasetten, kimimiz emir almaktan, kimimiz emretmekten, kimimiz kıllık yapmaktan, kimimiz ise dürüst olmaktan… Herkesin kendine göre akli-zihni-ahlaki melekeleri var, istidatları var. Bunlara imkân diyelim.

Bu imkânları mümkün hale getirebileceğimiz, tahakkuk ettirebileceğimiz, gerçekleştirebileceğimiz ortamın adıdır; şehir. Medine budur yani! Eğer bir şehirde bulunan insanlardan herhangi bir tanesi, “ben sahip olduğum imkânları tezahür ettiremiyorum, burada mesela sanatımı icra edemiyorum, sanatsal kişiliğimi gerçekleştiremiyorum” diyorsa; böyle bir kanal ona sunulmuyorsa orası şehir değildir. Kısaca; birey olarak sahip olduğumuz imkânları, yetenekleri, istidatları, karakterleri, özellikleri gerçekleştirme imkânı sunan, bize bu ortamı sağlayan yere şehir denir. Onun için köy, bir şehir değildir. Çünkü köyde bir insan sahip olduğu imkânları gerçekleştiremez. Einstein, köyde yaşasa köyün delisi olurdu. Niye? O zekâyı tahakkuk ettireceği, o zekâyı gerçekleştireceği bir ortam yoktu da ondan! Bu neye benzer? Genetik olarak çok sağlam olan bir tohumu, verimsiz bir toprağa koyarsanız; toprak müsait olmadığı için o tohum sahip olduğu genetik imkânları açığa çıkartamaz değil mi? Buna benzer. Bir insanın sahip olduğu -tohuma benzettiğimiz- genetik imkânları, tahakkuk ettireceği bir toprağa benzer şehir.

Peki, böyle bir şehri nasıl kuracağız? Böyle bir şehir nasıl kurulur?

Biliyoruz ki insan fiziksel tarafıyla, maddi tarafıyla tekevvün eden bir canlıdır. Yani “kâne” kökünden gelen, oluşan bir canlıdır. Biz doğanın bir parçasıyız. Bugünkü çalışmalarımızdan biliyoruz ki insanın bedeni ile genetik imkânları ile muz yüzde iki buçuk fark ediyor. Yani hepimiz biraz muzuz! Genetik olarak pek çok varlıkla alakalıyız. Kimyevi özelliklerimiz gittiğimizde madde ile alakalıyız, filan… Yani tekevvüni açıdan İbni Haldun’cu ifade ile biz evrenin devamıyız. Ama tekevvün yanında yani varoluşumuzun yanında bir de temeddün tarafımız var. Bu da bize ait bir şey. Ne demek o? Medenileşme, yasalaşma, şehirleşme diyebiliriz ama tek başına bildiğimiz anlamda bir şehirleşme değil; yani insan doğası gereği temeddün ediyor.

Şöyle ki: bir çocuk doğduğu zaman siz onu fizik dünyaya bırakırsanız genetik olarak ne kadar sağlıklı olursa olsun 3 saat içinde ölür. Ne yapıyorsunuz; hemen poposuna bir tokat atıyorsunuz, yıkıyorsunuz, elbise giydiriyorsunuz. Bunlar doğada yok! Yani tekevvün dediğimiz yapının parçaları değil bunlar. Bunlar temeddün dediğimiz yapının parçaları! Elbise, ağaçta yetişmiyor; toprakta da bitmiyor değil mi? Bunların hepsi tırnak içinde metafizik entiteler. Fizikte yok bunlar… Fiziğin ötesinde bunlar. Metafizik deyince soyut, uçuk bir şey değil.  Elbise metafizik bir şey, bu yok ki fizikte. Maddesinin fizikte olması elbisenin fizikte olduğunu göstermez; bu form yok çünkü orada. Şu koltuklar da yok, bu mikrofon da yok. Bunların hepsi metafiziktir. İnsan fiziğe doğar ama metafizikte yaşar. İnsan tabiatta doğar ama hayatta yaşar. Dolayısıyla insan tekevvün eder ama temeddünde varlığını sürdürür.

Dolayısıyla bu temeddün Medine ile alakalı. Aynı kökten geliyor. Medine onun fiil hali temeddün; yani şehirleşmeden insanlaşamıyoruz. Onun için bir köyde de bir kabilede de hafif tertip bir temeddün var ama biz bununla yetinmiyoruz. Son derece sofistike, karmaşık birimler halinde şehirler kuruyoruz.

Şehir niye kurulur ve şehirde ne ortaya çıkar?

Bu şehri kuran insanların birlikteliğinden, bütünlüğünden, tümlüğünden hasıl olan yeni bir değer üretilir: buna artı değer diyoruz. Buradaki herkesin kendi bireysel yetenekleri içerisinde ürettiği değerler var: Kimisi sanatta, kimisi şunda, kimisi bunda ama bir araya geldiğimizde hepimizin bireysel olarak sahip olduğu yeteneklerin üstünde bütünün bizatihi ürettiği değerler var. Artı değer diyoruz biz buna. Şehrin en önemli özelliği; artı değer üretir. Bilimsel artı değer üretir, bilgi açısından artı değer üretir, ekonomik artı değer üretir, politik artı değer üretir. Sen kendini belirli bir yere kadar korursun ama bin kişi bir araya geldiğinde koruma gücün artar. Ordu kurarsın mesela, bir muhafız birliği kurarsın değil mi? Ya da bir kişi belirli bir konuda çalışma yapabilir ama bir araya gelirsin; 10.000 bilim adamı laboratuvarlarda ekstra üretim yaparsınız. Dolayısıyla şehrin en önemli gerekçesi, kuruluş gerekçesi; toplumsal artı değeri artırmaktır. Bu da bizim insanlaşmamızı fazlalaştıran, ziyadeleştiren bir şey!

Artı değerin Arapçadaki adı; çok enteresan ‘düvle’ kelimesi. Yani devlet, esas itibariyle bir araya gelen insanların ürettiği artı değerin ortak adıdır. O artı değerin çatı adı: ‘düvle’. Bu kelime Kur’an-ı Kerim’de de geçer. Şehir bir şekilde kurulduktan sonra bu “düvle” dediğimiz artı değer üretildikten sonra burada bir problem ortaya çıkıyor: nübüvvetin temelinin de bu sorunu çözmek olduğunu söyler bazı alimlerimiz.

Nedir bu sorun?

Bir kere artı değer ortaya çıktı mı toplumdaki bazı kesimler bu artı değeri kontrol etmek isterler. Artı değer derken sadece siyasi bir artı değerden bahsetmiyorum; ekonomik bir artı değer çıkar ortaya, bilimsel bir artı değer çıkar, dini açıdan bir artı değer çıkar mesela din sınıfı diye bir sınıf türer. Bu sınıf, o dini inançların ürettiği artı değeri kontrol etmeye başlar. İktisadi artı değer çıkar, belirli aileler zenginleşirler. Mesela, bunun en güzel örneği tıptır. Tarihte 800 yıl boyunca tabip yetiştiren aileler var. Niye? Çünkü tıp bir güç. Tıp sayesinde halka kolayca dokunabiliyorsun ama her şeyden önce yönetici elitlerle içli dışlı olabiliyorsunuz. Çünkü herkesin sağlık problemi olabilir. Özellikle zengin kesimin, siyasi iktidarı elinde bulunduran insanların sağlık problemlerini çözüyorsunuz… Diyelim ki Osmanlı Devleti’nde bir Yahudi; kadı olamaz, müftü de olamaz, imam da olamaz ama tabip olduğu zaman saraya girebilir. Yahudi tabipler var. Yahudilerin Bursa’ya ilk yerleşmesi Orhangazi zamanındadır. Niye? Özel doktoru Yahudi de ondan. Dolayısıyla tıbbın ürettiği o artı değeri, Yahudi bir grup eline geçirdiği zaman onu başkasıyla paylaşmadan kendi nesline aktarabiliyor.

Bu artı değer meselesini bu şekilde düşüneceksiniz: Dinin iddiası, artı değerin belirli insanların elinde toplanmasını engellemektir. Medine’nin, şehrin yasallığının tarih boyunca esas iddiası -Hz. Âdem’e gelen ilk vahiyden Hz. Peygambere kadar – tüm ilk dönem şehirlerin amacı budur. İlk filozofların hepsi anayasa yapan kişilerdir. Bu tesadüf değil! Eğer insanlaşmamızın asgari zemini şehirse; bu şehir bir artı değer üretiyorsa; bu artı değerin belirli ailelerin ve grupların elinden temerküz etmesini engellemek… Kur’an-ı Kerim’de geçen ‘düvle’ kelimesinin anlamı şudur: “Toplumdaki düvleyi belirli grupların elinde toplamayı engelle!”

Öyleyse şehir dediğimiz hadise esas itibariyle 2 güvenliği sağlamakla yükümlüdür. Biri ‘Eman’ biri ‘İman’.

Eman yani maddi güvenliğimizi sağlamak zorundadır; bir de iman; metafizik güvenlik. İman ne demek? Metafizik güvenlik… Aynı kökten geliyor, o da güvenlik demek. Yani bir insanın iman etmesi, metafizik güvenliğini garantili altına almak istiyorsun. Çünkü hayatın anlamı nedir, niye buradayım gibi delice sorular var. Delice sorularımız var; bu soruları anlamlı olarak çözmek için felsefi sistemler, dini sistemler bir sürü şey üretiyoruz. Dolayısıyla iki güvenliği sağlamak içindir şehir. Bu iki güvenliğin itidalli yani orta yollu sağlanması için de o toplumdaki artı değerin bu şekilde belirli ailelerin elinde toplanmasını engellemek…

Şimdi soru şu: Bugün dünyada bu anlamda bir yapı var mı?

Dünya ekonomisinin %98’i 100 ailenin elinde! Ne oldu şimdi demokrasi, adalet, hukuk, insan hakları mahkemeleri… mümkün değil! Bu anlattıkları açısından mümkün değil. Osmanlı’yı düşünün, aile şirketlerine izin vermiyor. Ancak büyük ortaklığı 20 30 aile, kişi bir araya gelince şirket kurabiliriz. Niye? Mali gücün belirli yerlerde temerküz etmesini engellemek için. Bu nedenle kapitalist olamadı. Rahmetli Mehmet Genç Hoca’nın ifadesiyle: Osmanlı vuruşarak tarihten çekilmiştir. Çünkü fark etmiştir kapitalizmi! Unutmayın, Osmanlı kurulduğunda kapitalizm yükseliyordu ve yükselen kapitalizmle savaşarak iş gördü. Nitekim III. Selim döneminde Sultan’a sunulan lahikada şöyle bir ifade var: “Artık insan ilişkilerini ahlaki ve dini değerler değil, iktisadi değerler yönetiyor.” Bakın bu lahika, 1870’lerde daha Fransız devrimi olmak üzere iken verilen bir lahikadır.

Böyle bir ortamda yani o artı değerin belirli grupları elinde toplanmasını engellemek için yapılması gereken şey nedir? İşte buna adalet diyoruz.

Adalet, İslami literatürde artı değerin eşit paylaşımını sağlamak demektir. İtidal, mutedil kelimeleri hep buradan geliyor. Adalet de buradan geliyor. Var mı böyle bir adaletimiz? Adaletimizi insanların hakkını vermekle eşitlemişiz. İki kişi kavga etmiş; biri birini burnunu kırmış, bu konuyu çözmek adalet değil ki… Buradaki mesele hak meselesidir, adalet değil! Adalet esas itibariyle Medine’nin sürekliliğini, imtidadını sağlamak için o Medine’nin ürettiği her alandaki artı değerleri insanların arasında eşit seviyede yaygınlaştırmaktır. Yani kısaca artı değeri kamusallaştırmaktır. Marksist filozofların Osmanlı Devleti’ne sosyalist bir rejime yakın demelerinin nedeni budur. Bu neyi sağlıyor? Her türlü artı değerinin ürettiği refahı toplumsal katmanlara ulaştırmaya çalışmak… Şehir budur!

Modern kapitalist şehirler, işçi kamplarıdır. Kapitalist makinenin dönülmesini sağlamak için çalışan işçileriz hepimiz. İstanbul bir şehir mi? Hani rahmetli Turgut Cansever Paris’e gidip döndükten sonra “Paris’e şehir diyen eşek”tir diye bir yazı yazdı. Bir mimarın böyle bir cümle kullanması risktir, esas itibariyle. Niye? Şehir değil ki orası.

Dolayısıyla adaleti sağlamak istiyorsak bir toplumda, o toplumdaki artı değeri kamusallaştırmamız lazım elden geldiğince. Bu işte o ‘düvle’yi devlet haline dönüştüren şeydir. Devlet esas itibariyle niye kurulur? Devlet, artı değeri kamusallaştırma işini yapan güç demektir. Çünkü bunu tek başına bir grup yapamaz. Bir mekanizma kurarsınız, o mekanizma yapabilir. İşte bu mekanizmanın çalışabilir, kendisine göre iş girilebilir 2 sistematiği var:

Birincisi: Anlam değer dediğimiz dini ve ahlaki değerler

Diğeri: Yasallık, kurallılık, hukuk dediğimiz ahlak ve hukuk.

Bu iki yapı; ahlak görülmeyen hukuktur, hukuk görünen ahlaktır. Ahlak olmadan hukuk olmaz, hukuk olmadan da ahlak yaptırım gücü kazanmaz. Yani biz hukuku içselleştirerek onu ahlaka dönüştürürüz. Onun için çok ilginçtir; İslam medeniyetinde filozoflar, ahlak kitabı elden geldiğince yazmazlar. Ahlakı fıkha bırakırlar. Çünkü fıkıh içselleştirdiğinde, fıkıh eylemlere taşındığında… Yapıp etmelerinde fıkıh gereği yaptığında bir süre sonra ahlaka dönüşüyor çünkü. Biz ahlak ve hukukla bu devlet dediğimiz mekanizmayı ayakta tutabiliriz. Bunlardan biri olmadığı zaman bu ortadan kalkar.

Bu o kadar önemli bir şey ki! Bakın örnek vereyim; hadi çok teorik konuşmayayım: Şimdi kediler için köpekler için yasa çıkartıyoruz. Ayıp bu ya… Bu, yasa çıkartılacak bir şey değil ki! Yanlış hatırlamıyorsam 1601’de Üsküdar’da yazılan bir metin var. Türkçe “Hukuku’l Hayvan” diye bir bölüm var içinde. Hukuku’l Hayvan diye bölüm var kitabın içinde… Siz eğer içinde yaşadığınız toplumun anlam değer dünyasını benimsemişseniz; aidiyetiniz ve mensubiyetleriniz oluşmuşsa mesuliyetlerinizde oluşuyor. Bütün problem şu: Bizim aidiyetimiz ve mensubiyetimiz yok. Mensubiyetlerimiz olmadığı için mesuliyetlerimiz yok. Klasik gelenekte bu İslam’a has değil, Roma’da da bu böyledir, Pers’te de bu böyledir. İnsanların mesuliyetlerini hukuk sağlamıyor! Mesuliyetleri mensubiyetler yani dini, ahlaki ne ise mesuliyetler sağlıyor. Yasa, bu mensubiyetlerde bir problem çıktığında devreye sokulan yaptırım gücüdür esas itibariyle. İnsanlar hukuka göre yaşamaz klasik gelenekte, ahlaka göre yaşarlar. Modern dönemde hukukun öne çıkması, insanlardaki anlam değer yapılarının çözümlemesiyle alakalı. Ahlak yoksa insana hukukla baskı yapmak zorunda kalıyoruz. Bu nedenle kediyi köpeği kollamak için yasa çıkaracağız! Ayıp ya, niye yasa çıkartıyorsun? Demek ki: Türkiye toplumundaki ahlaki, dini değerler bitmiş ki hukuka başvurmak zorunda kalıyoruz, yasa çıkartıyoruz. Her şeyle ilgili yasa çıkartıyoruz. Şöyle otur, şöyle kalk, şöyle yürü, şöyle gez… Her şey yasalılık haline dönüştürülürse hukuki anlamda orada artık vicdan diye bir şey kalmamış demektir. Demek ki her şey cüzdanla yürüyor ya da her şey tehditle yürüyor. Her şey 3. bir göz istiyor.

Bir toplumda ahlaksızlığın başladığının göstergesi; yapıp etmelerimizi dışarıdan 3. bir gözü varsayarak yürütmemizdir. Öğrenci kopya çekiyor ama hoca varsa çekemiyor: sen o çocuğun vicdanına, kopya çekmenin ya da haksızlık yapmanın ahlaksızlık olduğunu öğretmemişsin. Bir şey yapalım devlet bizi gözlüyor, bir şey yapalım kolluk güçleri bizi gözlüyor şeklinde her eylemimizi dışarıdan 3. bir göze göre ayarlıyorsak, orada ciddi bir vicdani problem, bir değer problemi vardır. O güç zayıfladığında o toplum ortadan kalkar. Bir arada duramaz!

Bakın biz Ankara Savaşı ile yenildik. 11 yıl devletsiz kaldı bu topraklar ama halk dağılmadı! Müslüman toplum değil, Hristiyan toplum da bu bütünden ayrılmadı. Sırf belirli bir ahlaki yapıyı gördükleri için. Bizans Selanik’i tekrar aldığı zaman, Osmanlı sistemini değiştirmeye cesaret edemedi, o dönemde… İstiklal Savaşı’nda devlet mi vardı? Kaos var, her yerde güçler var… Öyle çok kolay olmadı İstiklal Harbi! Nasıl yürüdü toplum? O toplumda bulunan dini entelektüeller, kanaat önderleri hatta eşkıyalar bile… Bunu rahatlıkla söylüyorum çünkü benim ailem bir eşkıya ailesiydi Trabzon’da. Ruslarla savaşmaya başladılar. Devlet mi istedi onlardan? Hayır… Bir ahlaki değer var, bir devlet anlayışı var, mensubiyetler var, aidiyetler var. Bunun gereğini yerine getirdiler. Bugün yapılabilir mi? Düşünelim…

Anlattıklarımı başka bir açıdan temellendireyim. Literatürümüzde insan-ı kâmil diye bir anlayış var değil mi? İnsan-ı Kâmil olmak… Ne demek? Herkes bunu mistik bir şey zannediyor. İnsan-ı kâmil yani kutuplar, evliyalar vs. Hepimiz böyle zannediyoruz. Niye? Çünkü klasik kültürümüzün terimleri Arapçadan alınma, meddüllerini mefhumlarını bilmiyoruz. Bize mistik geliyor. Hakikat deyince böyle vay… hakikat gerçeklik ya… Tefekkür deyince ooo… Düşünce işte; ilim bilgi yani… İnsan-ı kâmili de böyle anlıyoruz. Birine desem ki sen insan-ı kâmilsin; “Estağfurullah ne haddimize” diyor.

Arkadaşlar, insan-ı kâmil zannettiğiniz gibi bir şey değil. İnsan-ı kâmilin tam Türkçesi şudur: Sahip olduğu imkânları tam tahakkukla dışarıya çıkartabilen, gerçekleştirebilen kişi. Yani Cenab-ı Hakkın sana verdiği yetiler, yetenekler, istidatlar ne ise bunları sen tam tahakkuk ettirebiliyorsan; tam tahakkuk, tam gerçekleştirme… Onları eylemlerine tam yansıtmaya, onları yaşadığın bulunduğun ortamda ifade edebilme gücü kazanmaya insan-ı kâmil denir. Kemal, gerçekleştirme demektir. Tamamlamak yani… “kemule” fiilinden geliyor. Bunun Yunancası “entelekya” yani içini dışarıya taşırma. Sahip olduğun yetenekler açısından. Bunu gerçekleştirdiğinde sen kâmil bir insan oluyorsun. Çünkü her insan istidatları kadar sorumludur. Eğer sen alim insansan yani istidadın, yeteneklerin senin entelektüel kapasiteni artıracak bir şeyse sana o kadar sorulacak. Herkese insanlığından sorulacağı için, o insanlığın derecesi önemli. Eğer senin IQ müsait değilse sana tutup da Mevakıf’tan sormayacaklar yani. Medrese okudun mu, üniversiteyi bitirdin mi, doktora yaptın mı diye sormayacaklar. Nasıl ki maddi olarak bir kolun yoksa, işte gözün yoksa, bu şekilde bir yaradılışın varsa dolayısıyla sen sahip olduğun bedeni imkânlarınla sınırlıysan; aynı şekilde manevi imkânlarınla da sınırlısın. Dolayısıyla hepimizin kemali farklıdır. Herkes aynı şekilde kâmil olamaz ve bizim işte o Medine dediğimiz ortamda kendimizi gerçekleştirmemiz insan-ı kâmil olmamız demektir. Öyleyse şehrin anlamı her bir bireyi, kâmil ferde dönüştürmektir. Her bir bireyi kâmil ferde; yani imkânlarını gerçekleştirecek ortamı ona sağlamaktır. Aksi taktirde mümkün değil.

Bilinç içeriği kazanmamış anlam ve değer dünyası riya üretir. Bireysel ve kurumsal riya üretir. Riyakarlık yapıyoruz yani hem kendimize hem çevremize hem mensubiyetlerimize karşı… İçeriği nedir bunun? Yani hem öte dünyaya inanacaksın, hem şah damarından yakın bir Allah inancın olacak, hem iki tane melek sevap ve günahları yazacak ve buna hakikatten inandığını söyleyeceksin, hem de 5 yıllık kötülük planları yapacaksın! Burada bir problem var! Ya sen hastasın psikoloğa git, ya yalan söylüyorsun, ya da mensup olduğunu anlam değer dünyasına ilişkin ciddi bir bilinç problemi var. Kolay bir iş değil ki bu! Herkes soruyor nerede hata yaptım: İşte buralarda hata yapıyoruz. Kendimize saygımız yok; böyle yaptığımız için zaten.

Peki, sahip olduğumuz istidatları, yetenekleri gerçekleştirecek kâmil olabilecek bir yapıyı ne ile kuracağız? Böyle bir şey nasıl kurulur?

Gücümüz var, maddi gücümüz var, fiziki gücümüz var, bizi dinleyen binlerce insan var, böyle bir yapıyı nasıl kurarız dese biri… Nasıl yapacağız? Ya da biri çıksa dese ki: bana bazı sesler geliyor, benim içime bir şeyler doğuyor buna göre yaşayacaksınız derse. Biri dese ki: şeyh efendi böyle diyor…

Yani o bahsettiğimiz anlamdaki Medine’yi neye göre kuracağız? İlkeleri ne olacak? Bu hâlâ tartıştığımız bir konu.

İslam tecrübesine bakalım sadece. Basra ve Kufe’de Hz. Ömer ve Hz. Ali, Abdullah b. Mesud gibi sahabelerin buna verdiği cevap: “bilgi ile kurulabilir.” Bilgi ile… Ya kâinata ilişkin kitaba; el-kitabu’l tekfini ya da el-kitabu’l tenzili vahyedilmiş kitaba ilişkin bilgi.

İslam medeniyetinde ilim niye çok önemli, bilgi niye çok önemli? Çünkü şehir ancak bilgi ile kurulur. Güçle kurulsa bile devam ettirilemez; Moğollar gibi. Bilgi ile kurulur! Bilgi ile kuracağız şehri. Buradaki bilgiyi tek katmanlı olarak düşünmeyin, her alana ilişkin bilgi. Biz bilgide yaşıyoruz. İnsan, ipek böceğine benzer. İpek böceği nasıl ki kendine bir koza örer, insan kendine bilgi ile bir koza örerek onun içinde yaşar. Her şeyimiz bilgi. Giydiğimiz elbiseler, şurada oturduğumuz koltuklar, şu benim konuşmam, kullandığım tüm malzemeler bilginin bir ifadesidir. Çok çeşitli bir şey. Onun için Hz. Ali, “İnsan eşittir bilgi” diyor. Biz beşerî tarafımızı bilgiye dönüştürerek insanlaştırırız ve onun içinde yaşarız. Dolayısıyla bahsettiğim anlamda bir şehri kurmanın asgari şartı bilgidir. Başka şekilde o istidatlarımızı gerçekleştireceğimiz ortamı kuramayız. Devlet de bir bilgidir, siyasi iktidar da bir bilgidir, ekonomik yapılar da bir bilgidir; her türlü şey bir bilgi olduğundan ancak bilgi ile gerçekleştirebiliriz. Yani insan hem emanını hem de imanını bilgi ile gerçekleştirebilir.

Tüm güvenlik yapılarımız bilgi ile: şu uçağı yaptık, ne ile: bilgi ile. Cengiz Han büyük bir imparatorluk kuruyor. Dünyanın en büyük kara imparatorluğunu kuruyor, 30 yılda! Ne ile yaptılar bunu? Barbardı, şuydu… geç onu! İnanılmaz bir askeri bilgileri var. Hem Orta Asya Türk geleneklerinden, hem Çin geleneklerinden, hem İran geleneklerinden devşirdikleri… Bilgisiz hiçbir şey olmaz! Bunu sürdürebilecek bilgi ile onu destekleyemedikleri için eriyip gidiyorlar. Ama bilgi olmadan olmaz. Müslümanlar o dönemde Fahreddin Raziler, Kemalettin İbni Yunuslar, Nasrettin Tusiler… Size sabaha kadar isim sayayım. Her tarafta filozof, matematikçi, din alimi doluydu. Niye yenildik? Niye Harzemşahlar dayanamadı? Çünkü karşı tarafın askeri bilgisi daha iyiydi. İlk defa barutu, füze teknolojisini Moğollar kullanmıştır tarihte. Ateşli silahları yaygınlaştıran, Çin barutunu silaha dönüştüren bir teşkilat kurdukları için, atı çok istihdamlı kullandıklarından filan… Çoğaltılabilir. Yani bilgiyle oluyor bu işler.

İman da bilgiyledir. Tanrının birliğini anlatıyorsun, fizik yapıyorsun, astronomi yapıyorsun… Bugün inanç konusundaki zayıflıklarımız bile bilgi ile alakalı gelişmelerden kaynaklanıyor. Senin klasik bilgilerin yani inancını kendi içerisinde anlattığın, formüle ettiğin klasik kozmoloji, psikoloji, mantık, fizik değişti. Yeni bir sistem çıktı ortaya. O sistemin dilinden sen onu yeniden ifadelendiremediğin için gençler inançlarını kaybediyorlar. Evrim teorisi var, kozmoloji var, psikoloji var, bilim bilimleri var; yepyeni analitik psikoloji şu bu… bir sürü şey gelişti. Gerçekle ilişkili resimler o kadar değişti ki! Senin eski gerçekle ilişkin resimlerin işe yaramıyor ve onlara ilişkin yaptığın yorumlar işe yaramıyor. Dolayısıyla herhangi popüler bilim kitabını okuduğunda “aa” diyor kalıyorsun. Kendin bunu geleneksel değerlerinle, mensubiyetinle tolere edebiliyorsun ama çocuğun yapmıyor işte! Sen Hz. Âdem’i anlatırken adam “10 tane Homosapiens vardır fi tarihinde” deyince o çocuğa bir şekilde izah etmen lazım bunu. Peygamberlik ne işe yarar? Var mı bir nübüvvet teorisi Türkiye de? En güçlü olduğumuz dönemde İslam dünyasında hemen hemen her felsefi perspektifin, teorik pozisyonun nübüvvet teorisi vardı. Dincilerin ayrıydı, kelamcıların ayrıydı, filozofların ayrıydı, sufilerin ayrıydı! Şu an bir tane nübüvvet teorisi yok. Ne iş yapıyoruz? Tabi ne iş yapıyoruz? İşte deve sidiği şöyle miydi böyle miydi? Matematik yapamayınca insanlar, İslam matematiği yapıyorlar işte. Her şeyin başına İslam getirerek çözdüğümüzü düşünüyoruz ya; İslam mimarisi gibi oluyor. Toki’ye karar kıldık! İslam biliminde kim bilir neye karar kılacağız?

Sonra da diyoruz ki ecdat. Ecdat da bir bak bakalım; Harizmi ne yapıyor, Kemalettin Farisi ne yapıyor, İbni Hayyam ne yapıyor? İsimlerini de bilmiyoruz çoğunun zaten…

O açıdan eğer içinde yaşadığımız gerçekliğin tasvirini veren bilgilerle, bilim dallarıyla irtibatımızı kuramazsak inancımızın daha önce formüle edildiği klasik bilgiler işe yaramayacağından gençleri elimizde tutmamız mümkün değildir. İş slogana, alkışa, yürüyüşe… Bir süre sonra Nasrettin Hoca’nın fıkrasındaki gibi arkanda kimse olmaz. Bu kadar basit.

Peki, şehri bu şekilde kurduktan sonra şehirde bir problem var. Çok ilginç bir şey: Her temeddün tefessü ediyor. Çürüyor, bozuluyor. Bunu İslam hukukçuları da görmüş: nerede şehir varsa orada bir çürüme var. Ve bu çürüme ilginç bir şekilde sanatlarla da örtülen bir çürümedir. Çürüyen bir şehirde çürümeyi en kabul edilebilir, acı çekmeyecek hale dönüştüren de ilginç bir şekilde sanatlardır. Müzik, şiir ve edebiyat… Sanat, bir medeniyetin inceliğini temsil ettiği gibi çürümesinin başlangıcını temsil edebilir. Bugünkü kullanıma bakın, anlarsınız ne demek istediğimi. Sanat başlığı altında neler yapılıyor?!

Bunu nasıl çözeceksiniz? Kişisel kanaatim İbni Haldun’un Mukaddime’sini yazmasının en temel nedeni: Temeddünü tefessü etmekten kurtarabilir miyiz? Çürümekten kurtarabilir miyiz? Çünkü tarih bize gösteriyor ki ister Babil, Mezopotamya şehirleri; Nippur’undan tut, Asur’una kadar, Akat’ına kadar bunlar aslında şehir isimleridir. Tanrı isimleri de aynı zamanda… Pers şehirleri Yunan şehirleri, İslam dünyası: Bağdat’a bak, İstanbul’a bak hatta yani İstanbul derken Osmanlı İstanbul’unu da işin içine dahil ediyorum. Bir süre sonra çürüme başlıyor. Özellikle lüks kullanım arttıkça, konfor arttıkça ve adaletsizlik dediğimiz yani o düvle’nin belirli gurupların elinde toplanmasının başlamasıyla bir çürüme ortaya çıkıyor.

Bu çürümeyi nasıl engelleyeceksiniz?

İbni Haldun diyor ki: “Akıbet ölümdür. Tıpkı insandaki gibi her şehrin, her medeniyetin, her kültürün akıbeti ölümdür. Benim bu kitabım sadece gecikmeyi sağlayabilir.” Yani öleceksin ama hani bugün yaptığımız gibi her sabah şundan bir tane alırsan biraz daha ömrünü uzatabilirsin. Ama yine öleceksin. Tamam; ölüm iyidir. İmam Gazali’nin dehşet bir cümlesi var: “Her türlü iktidarda sürekliliği talep etmek şirktir.” İktidarda süreklilik sadece Cenab-ı Allah’a mahsustur. Her türlü iktidar… Hakikatten tarihe baktığımız zaman çok büyük tabip aileleri var, filozof aileleri var, asker aileleri var, büyük devletler kurmuş hanedanlar… Hepsi bir şekilde nihayetleniyor; en fazla diyorsun bin yıl yaşadı.

Bugün ilginçtir; Batı felsefesiyle ilgilenen arkadaşlar İngilizce litaratürüne baktığınızda Anglosakson dünyada; çünkü büyük oranda dünyayı yönlendiren onlar… En çok üzerine durdukları nokta bu. Çünkü aşırı lüks, aşırı konfor bir süre sonra insanlarda cinsel sapıklıklar, farklı deneme istekleri ortaya çıkarıyor.  Mesela, öyle sporlar var ki inceliyorsunuz: İnsanın gelişimine ne katkısı var? Yani birey olarak ya da tür olarak insanlığımın gelişmesine ne katkısı var? Zevk alıyorum, adrenalim yükseliyor, şunu yapıyorum, bunu yapıyorum… Niye yapıyorlar bunu? Çünkü o kadar para olunca, vakit artınca bunu bir şekilde doldurmaya çalışıyorlar. Vakitle güç arasında bir eşitlik, mutabakat olmadığı zaman insan farklı yönelişlere girer. Yani meşgul olmamız, vakti bu meşguliyetlerimizle doldurmamız aslında ruh sağlığımız için, insanlığımız için elzem bir şeydir. Eğer zamanımız fazlaysa, meşguliyetlerimizle örtüşmesi yoksa o zamanı bir şekilde doldurmak için garip garip işler yapmaya başlıyoruz. Tarih bunun örnekleriyle dolu ve bu genelde şehirde olur. Benim köyüm Trabzon Of. Yaşadım orada bir süre. İnsanların boş vakti yok ki: sabah namazıyla kalkıyorlar. Düz arazi yok bizde biliyorsunuz. Koşturuyorlar. Neyle meşgul edecek kafasını! Dur bakayım varlık nedir filan mı diyecek adam? Vakti yok! Ama şehirde bu boş vakit bir süre sonra eğer bu da belirli bir iktidarla -iktidar derken siyasileri kastetmiyorum- bir güçle donatılıyorsa boş vaktiniz artıyorsa işte kafanızla uzaya çıkıyorsunuz. Zevk için uzaya çıkıyorsunuz ama diyorsunuz ki öbür taraftan utanmadan: dünyada 150 milyon insan sağlıklı su alamıyor. Dünyanın Müslüman olmadığının en önemli göstergesi budur. Müslüman bir toplumda bu olamaz arkadaşlar! Müslüman bir toplumda açlıktan ölen bir insanın bulunduğu 16 km alandaki herkes ceza alır. Var mı bunu uygulayan bir Müslüman toplum, topluluk? Bir insan nasıl açlıktan ölür ya? Bugün kaç milyon kişi açlıktan ölüyor? Sonra da diyorsunuz ki efendim çok geliştik! Demokrasi, adil hukuk sistemi, kime? Kime adil bu dünya? Dolayısıyla bizim bir şehir kurabilmek için bu anlattığım ilkeleri; metafizik fikri, düşünsel ilkeleri dikkate almamız lazım.

Tabii bu bir bedel ister. Şöyle diyebilirsiniz: İhsan Bey bu çok afaki… Doğru çok afaki ama bu kurduğumuz şeyi de gökyüzünden almadık. Bunu da biz kurduk. Yeni bir ihtimal, yeni bir imkân, yeni iddiamız varsa bunları konuşacağız. Eğer mevcutla yetinirsek, mevcudu en iyi kabul edip onun içinde yaşamayı alışkanlık haline getirirsek elbette bu zor -ki bugün böyle-…

Kişisel kanaatim, şehir metafizik bir inşadır. Ve öyle bir metafizik inşadır ki; metafizik de ancak orada inşa edilir. Bu gereklilik ilişkisi gibidir. Eğer bunu gerçekleştiremezsek yani o metafizik ilkeleri, o ahlaki-hukuki ilkeleri dikkate almadan şehri kurarsak kimsenin şikâyet etmeye hakkı yok. Şu anda olup bitenleri sadece bir şikâyet konusu kılmak, bir mağduriyet psikolojisi yaratmak için bahane olarak kullanmaktan bir adım öne adım atamayız. Sadece günlük ihtiyaçlarımızı; yaşamamızı mümkün kılan temel ihtiyaçları giderecek şekilde yaşamayı eğer yaşamak sayıyorsak: benim hiçbir sıkıntım yok içinde yaşadığımız durum, iyi bir durum gayet de güzel diyorsak… Bu teknolojiyi ya da geldiğimiz noktayı eleştirmek anlamında değil! Yazıyı icat ettik, ateşi icat ettik, teknolojiyi icat ettik. İnsanlar sürekli alet edavat yapar. Önemli olan bu alet edevatı kullandığınız kavramlar, değerler sıkalasıdır. Kastettiğim şey: teknoloji, yenilikler, şunlar bunlar değil. İslam dünyası da bunu yapıyor, insanlık bunu yapacak. Önemli olan bunları kullanma değerleriniz. Neye göre kullanıyorsunuz? Yani arabanın gayesi ne? Nereye gidiyorsunuz?

Bir taksiye bindiğiniz zaman şoför soruyor: Nereye gidiyorsun? Kafana göre takıl dediğinizde; bu da bir gayedir. Bizim durumumuz biraz buna benziyor. Arabadayız ama şoföre diyoruz ki “takıl abi”. Nereye gidiyoruz? O ulaşmayı düşündüğümüz hedef neresi, eğer bunu önemsiyorsak bu benim anlattıklarımın bir anlamı var! Ama “takıl abi” dediysek söylediklerimi unutabilirsiniz.

Dinlemek için tıklayınız.

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu