Yaşam

Dr. Yasir Qadhi: Türkiye’deki depremden çıkardığım 7 ders

“Şüphesiz hamd Allah’a aittir O’nu över, O’ndan yardım ister, O’ndan af dileriz. Nefislerimizin şerrinden amellerimizin kötülüğünden Allah’a sığınırız. Allah’ın yol gösterdiğini kimse saptıramaz, saptırdığına da kimse yol gösteremez. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Ve şahitlik ederim ki Muhammed (s.a.) O’nun kulu ve elçisidir. Ey iman edenler! Allah için takvalı olmanız gerektiği gibi takvalı olun. Müslüman olmanın dışında başka bir şekilde de asla ölmeyin.”

Kardeşlerim, Türkiye’ye yaptığım 4 günlük ziyaretten dün gece geç saatlerde döndüm. Orada neler olduğunu doğrudan görebilmek ve Allah’ın izniyle yardım edebilmek, bu mescitte topladığımız yardımları bir kısmını götürebilmek için gitmiştim. Kısa bir süreliğine; 4 günlüğüne, oradaydım. Ama gördüğüm manzaralar tanıştığım insanlar öyle etkileyiciydi ki bazı noktaları not aldım ve bununla alakalı bir hutbe vermenin inşallah faydalı olacağını düşündüm. Bu nedenle bugünün kısa hutbe ve hatırlatması öncelikle kendim ve sonrasında kardeşlerim için, bu bölgede gerçekleşen felakete şahit olduktan sonra hissettiğim 7 dersten oluşuyor.

İlk mesele şu; önce depremin merkezlerinden bir olan Maraş’a gittim. Sonrasında Urfa’ya ve diğer şehirlere geçtim. Yüzlerce binayı yıkılmış halde gördüm. Şehirlerin içerisinden geçtim ve her yerde çadırlarda kalan insanlar gördüm. Nereyi bulabildilerse; mesela park yerlerini çadır alanlarına çevirdiklerini gördüm. Kanıksadığımız şeylerin ne kadar kırılgan olduğunu fark ettim. Toplumun, yapıların ve kanıksadığımız diğer şeylerin bizden ne kadar kolay geri alınabileceğini gördüm. Bütün bir şehir mahvolmuştu. Yüzlerce, belki binlerce bina enkaz halindeydi. Binalara bakarken de giysileri, çocukların oyuncaklarını görebiliyordunuz. Yatakların, mobilyaların hâlâ orada olduklarını görüyordunuz. Ne kadar hızlı bir şekilde kardeşlerim, kanıksadığımız şeyler bizlerden alınabiliyor. Rahat bir yaşam süren bu insanlar, ki bunlar kurulmuş şehirlerdi, bir medeniyetti, bunlar orta sınıf, üst sınıf insanlardı onlara bir şey olacağını düşünmüyorlardı. Ama birden, belki iki dakikadan az bir sürede deprem onları da vurdu. Beni İstanbul Havalimanı’ndan Ayasofya’ya namaz kılmaya götüren taksiciye buradaki topluluk adına yardım için orada olduğumu söyledim, ağlamaya başladı. Türkçe konuşamadığım için bana işaret diliyle uyurken binanın dört akrabasının üzerine düştüğünü söyledi. Vefat ettiler ve cesetlerine henüz ulaşılamadı diye ağlıyordu. Gaziantep’te yaşayan dört akraba…

Değerini bilemediğimiz bu şeylerin, bizden öylece alınabilir olduğu bir gerçek. Bilegeldiğimiz yaşam çok çabuk bir şekilde tersine dönebiliyor. Subhanallah…

Kardeşlerim, bunlar hep uzaklarda olur sanıyoruz. Burada kendi şehirlerimizde neler olduğunu, Katrina kasırgasını, diğer doğal afetleri unuttuk mu? Birinci ya da üçüncü dünya ülkesi olmak afetler için bir anlam ifade etmiyor. Vatandaşlık ya da memleket seçmiyorlar. Bu afetler dünya çapında gerçekleşiyor. Gelip çattıklarında da bildiğin her şey bir son buluyor. O yüzden ibret alacağımız şeylerden birisi olarak, kanıksadığımız şeylerin değerini bilmemiz gerekiyor. Covid de bize bunu bir nebze yaşatmıştı. Ama şu an rahat alanımıza tekrar geri dönüyoruz. Kendimizi hak sahibi olarak görüyoruz. Oysaki bu çok tehlikeli bir düşünde. Allah’ın bize verdiği nimetler için sürekli tevazu halinde olmalıyız. Peygamberimiz (s.a.) bize öğretiyor; birisini acı, üzüntü içerisinde gördüğümüzde bizim de bundan ibret almamız gerekiyor. Nasıl? Diyor ki: “Biriniz, bazı dertlere uğramış bir kişiyi gördüğünde, içinden, ‘beni sana verdiği dertten koruyan, beni sana ve kullarının birçoğuna gerçekten üstün kılan Allah’a hamdolsun.’ desin. ‘Elhamdülillah’ desin, Allah’a hamd etsin. Elhamdülillah, beni sana verdiği dertten koruyan Allah’a hamdolsun.” (Buhari, İman,13) Allah beni muhafaza buyurdu, beni sakındırdı, beni kullarının birçoğuna tercih eden Allah’a hamdolsun. Nimet olarak görmemiz isteniyor bizden. Ahlaki olarak fayda edinmemiz söylenmiş. Tevazu hissetmemiz gerekiyor. Acı çeken, sızı içerisinde birilerini gördüğümüz zaman Allah’a karşı muazzam bir saygı ve minnettarlık hissetmemiz gerekiyor. Üstünlük gözleriyle bakmayız onlara. Aksine tevazu gösterip “Elhamdulillah” deriz.

“Elhamdulillah, Allah beni korudu.”

“Elhamdulillah, Allah birçok insana vermediği şeyi bana verdi.”

Bu afetin, depremin ve felaketin gerçeklerine bakıyorken hissettiğim şey bu oldu.

Fark edip kıymetini anladığım ikinci mesele de şu:

Kardeşlerim, toplumsal olarak gelen bu felaketi görünce birden fark ettim ki kişisel felaket ile toplumsal felaket arasında büyük bir fark var. Benim şimdiye kadar yaşadığım felaketlerin neredeyse tamamı bireyseldi. Yalnızca benim başıma gelen şeylerdi. Ama toplum işleyişine normal devam ediyordu. Elhamdülillah, bir iç savaşa şahit olmadım. Tüm şehirlerin birden çökmesine şahit olmadım. Ama bütün bir şehir çöktüğünde felaketin seviyesi hayal edebileceğimizden çok daha fazla oluyor. Bununla ilgili de bir teselli ve avuntu buluyorum, benim başıma herhangi bir felaket gelse de elhamdülillah altyapı hala duruyor… Ne kadar hasta da olsam, bana bir şey olmuş olsa da Allah muhafaza buyursun, yine de eşim, çocuklarım, içinde bulunduğum toplum sağlam… Bir afetin bütün bir şehri vurduğunu görünce… Dallas’ta olanlarımız bunu bir nebze yaşamıştı. İki sene önce soğuk hava vurduğu zamandı değil mi? Bütün sivil hizmetler durmuştu. 911’i arayamıyorduk. Birisi yardıma ihtiyaç duyuyordu ancak ulaşamıyordu. Ufak bir nebze yaşamıştık bunu. Tüm bir şehrin, bir ülkenin doğal afetten etkilendiğini düşünün! O ülkenin, gelişmiş bir ülke olmasına rağmen tüm kaynakları yetersiz kalıyor. Yüzbinlerce evsiz insanın bakımını yapmak zor bir mesele. Aynı anda yüzbinlerce evsiz insanı nasıl doyuracaksın? O yüzden bu bana fark ettirdi ki kişisel hayatlarımızda yaşadığımız herhangi bir felaket toplumsal seviyedeki bir felakete göre son derece küçük bir seviyede. Bu aynı zamanda Efendimizin (s.a.) bir ayet okunurken yaptığı duayı da iyi anlamamı sağladı. Bu felakete bakarken bu duayı ve bu ayeti düşündüm. Allah En’am Suresi’nde diyor ki: De ki: O, size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeye ya da sizi grup grup birbirinize düşürmeye ve kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya gücü yetendir.” Peygamberimiz (s.a.) bu ayetin bir sahabe tarafından okunduğunu duyunca, şu kısmını işittiğinde “De ki: O, size üstünüzden (gökten)…”: “Allah’a sığınırım, Allah’ım Sana sığınırım, bunu istemeyiz.” diyor.

Ayet devam ediyor: “veya ayaklarınızın altından (yerden)”, yani Allah’ın deprem halk etmeye de gücü yeter. Peygamberimiz (s.a.), “Bunun olmasından sana sığınıyorum Allah’ım” diyor.

Ayet devam ediyor: ya da sizi grup grup birbirinize düşürmeye ve kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya gücü yetendir.”

Peygamberimiz (s.a.) bu noktada, “bu çok daha kolay” diyor. Yani ilk iki afette olduğu gibi “Allah’a sığınırım” demiyor. Gördüğüm felaketi göz önüne alınca, bu ayet ve Peygamberî cevap tamamen yeni bir anlam kazandı benim için. Neden Peygamberimiz (s.a.) kİşisel boyuttaki felaketler için “daha kolay” diyor peki? Çünkü kişisel bir felaket, iki kişi hatta iki grup arasındaki bir musibet, çok daha yönetilebilir bir şeydir. Dünya genelindeki bir felaketle karşılaştırıldığında idare etmesi daha kolaydır. Ya da bütün bir topluluğun başına gelen bir felakete nazaran ufaktır. Allah’ın Kureyş Suresi’nde bahsettiği şeydeki durum da aynı şekildedir. Allah: Kureyş de, kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve onları korkudan emin kılan bu evin (Kâbe’nin) Rabbine kulluk etsin.” buyuruyor. Kureyş onlara verdiği nimetler için Allah’a şükretmeli! Bu nimetler arasında şu da vardır: yeterince yiyeceğiniz olması ve güvenliğinizden endişelenmemeniz en büyük nimetler arasındadır. Toplumsal güvenlik nimettir. Farkına dahi varmadığımız o güven nimeti, Allah’ın bize verdiği en büyük nimetlerden birisidir. Bu durumun bana fark ettirdiği ikinci şey de: bireysel olarak ne kadar büyük bir felaket başımıza gelirse gelsin, o felaket tüm bir toplumu, tüm bir aileyi etkilemediği için Allah’a şükretmeliyiz.

Vallahi kardeşlerim, yüzlerce aileyi öyle görmek, çocuklarına düzgün bir şekilde bakamayan babaları görmek… Bu hissi tahmin edebiliyor musunuz? Bir adamın karısına, çocuğuna bakamaması, yapabileceği hiçbir şeyinin olmaması nasıl hissettirir? O yüzden bunu görmek fark ettirdi ki sana, bana bireysel seviyede herhangi bir musibet gelse de Allah hepimizi toplumsal seviyede gelebilecek musibetlerden korusun.

Üçüncü nokta ise bende uyandırdığı bir his… Bu biraz daha kişisel bir çıkarım. Özellikle bir şey demeye de çalışmıyorum, estağfurullah, söylemeye çalıştığım şeyden başka şeyler çıkarmayın. Dürüst olacağım sizinle, o an utanç duygusunu hissettim. Bir utanma duygusu hissettim kendimde. Allah bana bu dini 30 sene boyunca sürekli olarak çalışma nimeti verdi. Elhamdülillah, birçok bilim konusunda bilgi sahibiyim, çokça okudum. Ama bu insanlarla tanıştıktan sonra -ki onlar benim bildiğim şeylerin hiçbirini bilmiyorlar, fıkıh, tefsir, hadis falan çalışmamışlar. Size yemin ediyorum, samimi olarak söylüyorum, onların huzurunda bir utanç hissettim. Onların imanı, benim arzuladığım seviyeden çok daha öte bir seviyede idi. Bu da benim ham bilgi ile saf iman arasındaki farkı anlamamı sağladı. Bu ikisinin aynı şey olmadığını gördüm. Masum insanlar, çiftçiler, köylüler vs. ve sahip oldukları “yakîn” seviyesi, sahip oldukları tevekkül seviyesi… İman devlerinin önünde duruyormuşum gibi hissettim kendimi. Bu din üzerine her ne kadar benim çalıştığım kadar çalışmamış olsalar da… İdlibli Mustafa kardeşim mesela, fotoğrafı da var bende, paylaşabilirim belki… Tüm bunlar izinle tabii ki: hikâyelerini anlatıp paylaşmam için bana izin verdiler. Mescidimizin yardımlarından verdiğim zaman ona, çok mutlu idi, gülüyordu, ışık saçıyordu. Onunla konuşup nereli olduğunu sordum. İdlib’ten olduğunu söyledi. “Suriye, maşallah burada ne yapıyorsun?” diye sordum. “İç savaştan kaçtım 10 sene önce” dedi. “10 sene önce ailenle birlikte mi kaçtın?” diye sordum. Dedi ki: “Yeni bir hayata başlamıştık, sıfırdan başlamıştık, kalacağımız bir yer vardı, birkaç yerde yevmiyeli çalışıyordum, şimdi ise subhanallah yine sıfır noktasındayız.”

Bunu bana anlatırken gülümsüyordu, sanki iyi bir haber veriyor gibiydi. “Tekrardan sıfırdayız!” Çok şaşırarak dinlemiştim. Hayal edebiliyor musunuz, birisi iç savaştan kaçıyor, karısı ve çocuklarıyla ve sıfırdan tekrardan başlıyor, sonrasında kurduğu her şeyi bırakıp sıfırdan tekrardan başlamak zorunda kalıyor. Bana dedi ki: “Deprem vurduğunda karımla ve çocuklarımla dışarı koştuk, 20-30 dakikaya geri gireriz diye düşündüm ama 10 gündür parkta uyuyoruz. Geride hiçbir şey kalmadı. Sadece karımı ve çocuklarımı aldım, elhamdülillah, ailem benimle, tüm ihtiyacı da bu…”

Yakîn, tevekkül ve mutluluk seviyesi…

Nura kardeşimizle tanıştım aynı şekilde Halep, Suriye’den… İki genç kızıyla yaşayan dul bir kadın kendisi. Onun ailesi ve durumuyla ilgili de konuştuk. O da iç savaştan kaçmış, kocası Suriye’de işkence görmüş. Sonra buraya gelmişler ve kocasını kaybetmiş, geçinmeye çalışıyormuş. Burada da aynı durum var, tekrardan sıfır… Ona sordum: “Teyzeciğim, ne olacak peki, nereye gideceksin buradan?” diye. Bana sakin bir şekilde baktı ve “Allah benimle ilgilenir” dedi. Bunu söylediğinde dehşet duydum. Bu iman nereden geliyor? Gerçekten merak ettim. Bende bu seviyede bir inanç, bu seviyede bir iyimserlik ve güven olur muydu? “Allah benimle ilgilenir.” Bu kadar basit ve saf bir iman, yemin ediyorum ve estağfurullah böbürlenmeye de çalışmıyorum beni utandırdı. Düşündüm ki: sadece çalışma yapmanın, alıntıları aktarmanın faydası nedir ki? Bu insanlarda benim sadece hayal edebileceğim seviyede bir iman varken… Buna nasıl sahip olduklarını kavrayamıyorum bile. Bu da bana bir tevazu dersi verdi. Bana şunu gösterdi, dışarıda o kadar çok insan var ki: pek fazla ilim edinmemiş olabilirler, eğitim görmemiş olabilirler ama Allah onlara bizi dehşete düşürecek seviyede bir tevekkül, ihlas, yakîn, iman ve sabır bahşetmiş. Belki de Allah bu yüzden onların seviyelerini daha da yüceltmek için imtihan ediyordur onları.

Dördüncü mesele de: yine dediğim gibi hem kendim hem de bundan faydalanmak isteyenler için bir not. Bu bana Peygamberimizin (s.a.) bir hadisini hatırlattı. Bu bölgelere gidip etraftaki insanları görünce, aynı insan olarak geri dönmüyorsunuz. Hakikaten… Böylesi bir trajedi ve acıyı görünce kelimelere dökmenin dahi zor olduğu bir etki uyandırıyor. Video izlemek orada olup olanları görmekle aynı etkiyi oluşturmuyor. Bu da bana Peygambere (s.a.) gelip şikâyet eden bir bedevinin hadisini hatırlattı. Demişti ki: “Ey Allah’ın elçisi, kalbim katılaştı, ne yapmam lazım? Kalbim kasvet halinde.” Efendimiz (s.a.) de şöyle cevap verdi: “Kalbini yumuşatmak istiyorsan, kalbinin yumuşak olmasını istiyorsan, bir yetim bulup ona sarıl. Aç bir insan bul ve ona yiyecek bir ekmek ver.”

Kendi sosyo-ekonomik balonunun dışında insanlarla fiziksel olarak bir iletişim kurmak, konfor alanından çıkmak, normalde iletişim kurmadığın insanlarla iletişim kurmak hayata olan bakışını değiştiriyor. Subhanallah… Burada topladığımız fon ile yaptığımız şeylerden birisi de çocuklar için oyuncak almak oldu. Oradaki çocuklar için ki bazısı yetim kalmış… Onlara oyuncak verdik. Küçük bir kız vardı, oynasın diye oyuncak bir bebek seti verdik, yapacakları başka bir şey yok çünkü. Çok mutlu oldu, tüm oyuncaklar dağıtıldıktan sonra geldi, bana sarıldı ve dedi ki: “Amcacığım beni bu kadar mutlu ettiğin için Allah razı olsun, bugün benim bayramım.” 5-10 dolar tutan bir oyuncak bebek seti altı üstü. Buna karşılık sevinçten ışık saçıyordu. Böyle bir şeye sahip olduğu için çok mutlu oldu. Neredeyse onun önünde ağlayacaktım. Bizim tamamen kanıksadığımız bir şey bu aslında. Ama oraya kendiniz gidip durumu gördüğünüzde anlıyorsunuz.

O yüzden de benim önce kendime sonra size tavsiyem şahsen ziyaret etmeniz olur. Maalesef ki birçoğumuz yoksullukla tamamen bağı kopuk yerlerde yaşıyoruz. Birçoğumuz insanların zor yaşamlar sürdürdüğünü görmüyoruz. Her ne kadar burada da başka yerlerde de geçim sıkıntısı çekenler olsa da biz onlardan kopuk bir hayat yaşıyoruz. Şamdanlar asılmış süslü bağış toplama meclislerine katılıyoruz, milyoner organizasyonlara çekler yazıyoruz ki bunda hiçbir sorun yok, tabii ki bu tip şeylere de ihtiyaç var. Ama kendime ve size tavsiyem şu: İnsanlara fiziksel olarak temas etmeye ve birebir yardımcı olmaya çalışın. İnsanların başka yerlerde nasıl yaşadıklarını görmeye çalışın. Bunun için çaba gösterin. Burada olmuyorsa memleketinize bir dönün bakın. Birebir yardım edebileceğiniz aileler bulun. Çünkü böylece sadece çek yazıp yollamak ile kazanamayacağınız şeyler kazanırsınız. Bu size başkalarına temas eden birisi olarak insani bir yön kazandırır. Size bir çek yazıp göndermekle asla elde edemeyeceğiniz bir anlam kazandırır bu. Beni yanlışta anlamayın lütfen, çek yazmaya devam edin buna da ihtiyacımız var tabii ki ama yardımlarınızın bir kısmı, yalnızca bir kısmı dahi olsa kişisel olmalı. Yardımlarınızın bir kısmı ihtiyacı olan bir aileye doğrudan destek olmalı. Gidip bir yetim bulun, şehrinizde yaşayan mülteci bir aile bulun. Onlara birebir yardım etmenin yollarını gözetin. Peygamberimizin (s.a.) tavsiyesine uyun bu noktada.

Sadece bu hadis de değil. Ebu Zer el-Ğifari diyor ki: “Resulallah’a (s.a.) gelip bir tavsiyede bulunmasını istedim. Resulallah (s.a.) bana şu tavsiyeyi verdi: ‘Miskinleri (fakirleri, yoksulları) sev, onlarla birlikte bulun. Kendinden aşağı olanlara bak, senden üstün olanlara bakma.”

Tavsiye için gelmişti, peki neydi tavsiye? Yoksulları sev, kalbinde yoksullara karşı sevgin olsun, sevmekle de kalma, onlarla birlikte bulun. Resulallah’ın (s.a.), Ebu Zer el-Ğifari’ye yoksullarla bulunmasını söylemesinin arkasındaki psikolojiyi bir düşünelim. Farklı sosyo-ekonomik zemindeki insanlarla birlikte bulunduğunuz zaman sahip olduğunuz şeylerin ne kadar önemli olduğunu anlarsınız. Farklı bir insan olursunuz. Sizleri de bir şeyler yapmaya itecek bir tevazu ile bir his ile dönersiniz ve “bu şekilde yaşamaya devam edemem, başkalarına da yardım etmem gerek” dersiniz. Yoksullarla iletişim kurmadığınız sürece bu hissiyat oluşmaz. O yüzden de dördüncü tavsiyem, konfor alanınızdan çıkın ve gülümsemenizle sarılmanızla faydanızın dokunacağı insanlarla iletişim kurun. Resulallah’ın (s.a.) dediği gibi bir yetim bulun ve ona sarılın. Gidin ve bir yetime gerçekten sarılın. Onların size olan sevgisini ve onlara vereceğiniz rahatlığı hissedin. Her şeyi değiştirir bu. Bu da herhangi bir organizasyona verebileceğiniz herhangi bir çekten çok daha paha biçilemezdir.

Beşinci ders, beşinci ibret de şu: Ki bu üzücü bir gerçektir. Trajediler, insanların içerisindeki en iyileri ve kötüleri ortaya çıkarır. Size tüm güzel hikâyeleri ve iyilikleri anlatabilirim. Bir sürü var. Kahramanlık hikâyeleri çok var. Yabancı insanları kurtarmak için binaya giren adamın hikâyesi vs. İnsanların varlıklarını, ellerinde az kalan şeyleri feda etmeleri… Bunların hepsi yaşandı ve gerçek. Ama bunun bir diğer tarafı var. Bunu söylüyorum çünkü burada bizlere dersler var. Bu afet zamanlarında insanların en kötü yanları da ortaya çıkıyor. Yağmalama ve hırsızlığın gerçekleştiği hikâyeleri de duyuyoruz. İnsanların yiyecek yemekleri olmadığında oldukça insanlık dışı hareketler yapabiliyorlar. Kimseyi suçlamıyorum ama bir şeyleri anlamamız ve farkında olmamız gerek. Trajedi ve stres zamanlarında insanların gerçek yüzlerini de görüyoruz. Gerçekten nasıl tepki vereceklerini görüyoruz. İyi insanlar, en iyinin de en iyisi oluyor. Kötü olanlar ise kötünün de en kötüsü oluyor. Belli bölgelere gitmemiz söylendi bize. Çünkü oralara gelen yardımları çalanlar varmış. Onları suçlamıyorum çok ihtiyaçları var belki de. Maalesef ki bu tip trajediler olduğu zaman gerçekleşen şeyler bunlar. Irkçılık cahiliyesi tekrar ortaya çıkıyor. Benim milletim, senin milletin vs. denmeye başlıyor. Orada yaşayan birçok etnik millet var. Bir grup bir şeyleri elde ettiğinde diğer grup başka hissediyor vs. Şunu da öğrendim ki belki de bu felaketlerin gelmesinin bir hikmeti de Allah’ın Kur’an’da dediği gibi: “Böylece Allah pis olanı temizden ayırır.” Çünkü kalplerinde kötülük bulunanlar, insanlığa ne kadar kötü olduklarını gösteriyor. Böylece Allah’ın onlara olan karşılığını görmüş olacaklar. İyi olan insanlar ise daha da yükselecekler. En iyinin en iyisi olurlar, dünya üzerinde yürüyen melekler olurlar neredeyse. Allah onların da karşılığını en güzel şekilde verecektir. Felaketlerin, afetlerin bir hikmeti de iyiden en iyiyi, kötüden de en kötüyü çıkarmasıdır.

Altıncı nokta da şu: Benim oldukça faydalandığım şeylerden birisi bu, o da şu: Allah’a şükretmeliyiz, çünkü bizi öyle yaratmış ki başkalarına iyi davranınca huşu hissediyoruz. Faydalı bir şeyler yapmış olma duygusunu tadıyoruz. Başkalarına yardım etmeye şevk duyuyoruz. Çok fazla kişiden bahsetmek istemiyorum ama yorucu, uzun bir seyahatti. Sabah namazından başlayıp otele bazı geceler gece yarısından sonra döndük. Ama mesele şu ki: enerjim vardı, çok yüce bir şey yapıyormuş hissiyatı duydum. Nereden bilmiyorum ama başka insanlara yardım ediyorken Allah’ın, yaptığınız şeyi ödüllendirdiğini hissediyorsunuz. Başkalarına hizmet etmekten duyduğumuz mutluluk, diğer insanlara, Müslüman kardeşlerimize hizmet ederek hissettiğimiz o yüce his için, o his için Allah’a şükrettim. Bu da bana Peygamberin (s.a.) bir hadisini hatırlattı: “Kul, din kardeşine yardım ettiği sürece Allah da onun yardımcısıdır.”

Siz kendi hayatınızı diğer insanlara faydalı hale getirdiğiniz zaman, Allah, size olan yardımını ve bereketini hissettirecektir. Allah size faydalı olduğunuzu hissettirecektir. Sadece kendim demek yerine, yalnızca “ben ve banka hesabım” vs. demek yerine, siz yeter ki hayatınızı başkalarının hizmetine açın. Başkalarına yardım ettiğiniz zaman o huşuyu hissedersiniz. Allah’ın bereket ve nimetlerinin üzerinizde olduğunu hissedersiniz. Bu da Allah’a şükretme nedenlerimizden birisidir. Allah’a şükrediyoruz çünkü bunu bize vermek zorunda değildi. Ama başka insanlara yardım ettiğimizde bize iyi hissettirdi. Peygamberimizin (s.a.) bize söylediği şey tam da bu. “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” buyuruyor. Ebu Davud’dan bir hadistir bu. Yapabileceğiniz en güzel ibadet, kardeşlerinizi sevindirmenizdir. Onların mutluluğunu artırmanız yapabileceğiniz en iyi ibadettir. O yüzden başkalarına hizmet ederek güzellik ve huşu bulmanızı tavsiye ediyorum sizlere de.

Çıkardığım son nokta ise şu kardeşlerim: Vallahi Müslüman olmanın, iman sahibi olmanın, imanı anlamanın, Kur’an’ı, İslamî din anlayışını bilen biri olmanın bir lütuf, bir nimet olmasıdır. Elhamdülillah, elhamdülillah.

İnancı olmayan insanlar felaketlerle nasıl başa çıkar anlayamıyorum. Çünkü bizim felaketlerle başa çıkmamıza olanak veren tek şey inancımız. İnancımız ve imanımız durum umutsuz görünürken bile bize umut veriyor. “Nasıl cesur olayım?” diye düşüneceğimiz zaman bize cesaret veriyor. En karanlık zamanlarda bile bize iyimserlik bahşediyor. Anlamamızı, olayları yerli yerine koymamızı sağlıyor. Allah hakkında iyi düşünmemizi sağlıyor. Bugün ne kadar kasvetli olsa da daha iyi bir yarını ummamızı sağlıyor: İman, inanç, İslam. Bize bu iyimserliği bunlar veriyor. Dünya karanlık iken imanınız size ışık verecek. Dünya bulutlu iken, felaketten başka bir şey yokken, imanınız sizi teselli edecek ve rahatlık verecek… İman bir kaya gibi, iman tıpkı bir çapa gibi, hangi dalga gelirse gelsin, hangi trajedi gelirse gelsin, imanınız sizi sağlam kılacak. İmanınız sizlere istikrar ve cesaret verecek.

Elhamdülillah, bunun için Allah’a şükrediyoruz. Bu iman ile bize gelen her trajediyle savaşabiliriz. Daha iyi bir yarını gözleyebiliriz. Bu dünyada olmasa bile gelecek dünyada deriz. Bu trajedi ne kadar sürecek? Felaketler ne kadar devam edecek? Sonuçta hepimiz geri döneceğiz.

İmanımız varsa anlıyoruz ki Allah; yaşamı ve ölümü, iyiyi ve kötüyü, bizleri iman etmek için yaratmış. En iyi işleri kimler yapıyor diye görmek için vesile kılmış. İmanda bize iple çekeceğimiz bir şey vaad ediyor. Bize cesaret veriyor, iyimserlik veriyor. Hayatın stresiyle başa çıkmamıza yardım ediyor. İmanımız olmasaydı, insanlar bu tip trajedilerle nasıl başa çıkardı hayal edemiyorum hakikaten. İşte bunun içinde Allah’a şükrediyoruz.

“Bizi buna eriştiren Allah’a hamdolsun! Eğer Allah bize doğru yolu göstermeseydi biz kendiliğimizden doğru yolu bulamazdık.” (Araf Suresi, 73)

Azim Kur’an ile Allah beni ve sizi bereketlendirsin. Ayetindekiler ve hakim olan zikriyle beni ve sizleri faydalandırsın. Azim Allah’tan beni, sizi ve Müslümanların tüm günahlarını affetmesini istiyorum. Af dileyin, zira O, çokça bağışlayan ve çokça sevgi gösterendir.

Kaynak

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu