Güncel

Seçmen neden Erdoğan’dan vazgeçmiyor?

Türkiye’de parlamento seçimlerinde genel başkanı olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) oy oranı azalmış olsa da, Recep Tayyip Erdoğan, Cumhur İttifakı’nın adayı olarak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 52,18 oyla yeniden cumhurbaşkanı seçildi.

Muhalefet partileri ve seçmenleri son dönemde yaşanan ekonomik sıkıntılar, hayat pahalılığı ve binlerce kişinin yaşamını yitirdiği depremlerin ardından Erdoğan’a desteğin azalmasını bekliyordu.

Seçmenin neden Erdoğan’ı desteklemeye devam ettiğini ve muhalefetin neden beklediği sonucu alamadığını ABD’deki Middlebury College’da Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Şebnem Gümüşçü ve yazar Kaya Genç ile konuştuk.

‘Erdoğancılık’ ve ‘sultan’ figürü

Seçimin adil ve özgür bir düzlemde yapılmadığını söyleyen Doç. Dr. Şebnem Gümüşçü, “Türkiye’nin seçimleri en azından belki 2011-2015 yılına kadar daha adil, özgür bir alanda oluyordu fakat son 10 senede artık her seçimin bir öncekinden daha az adil ve özgür olduğunu tespit ediyoruz” diyor.

İktidar fırsatlarından yararlanan ve son dönemde ülkenin seçkinleri arasında görülen üst sınıfın ve sosyo ekonomik anlamda gelişmiş ve sınıf atlamış orta sınıfın Erdoğan’a oy vermiş yüzde 52’lik kesimin ufak bir bölümünü oluşturduğunu söyleyen Gümüşçü, geri kalan daha dar gelirli alt orta ve alt sınıftan oluşan geniş kesim hakkında şöyle konuşuyor:

“Bu vatandaşlar arasında üç grup var. Birincisi geçim sıkıntısı ve ekonomik durumdan genel olarak Erdoğan’ı sorumlu tutan ve hiç kimseye oy vermeyeceğini söyleyerek siyasetten uzaklaşanlar. Yine Erdoğan’ı sorumlu tutan ikinci grup Erdoğan’ın ‘kötünün iyisi’ olduğunu düşünen ve ‘başka şansımız yok’ deyip onu tercih edenler. Üçüncüsü de ‘sonuna kadar Erdoğancılar’ grubu. Burada vefa ve duygusal bağlılık üzerinden okunan bir ‘Erdoğancılık’ var” diyen Gümüşçü şöyle devam ediyor:

“Bu bağın sebebi bazen sosyal yardımlar oluyor. Çok dar gelirli vatandaşlarımızla yaptığım görüşmelerde, zor anlarda Erdoğan’ın verdiği desteğin ciddi bir vefa borcuna dönüştüğünü görüyoruz. ‘En kötü zamanımda Erdoğan yanımdaydı, beni hiç kimseye muhtaç etmedi, ben de onu asla yalnız bırakmayacağım’ diyorlar.”

‘Erdoğancılar’ arasında da bir ayrıma işaret eden Gümüşçü, bir tarafta onu ilahlaştıran ve sorgulanmaması gerektiğini söyleyenler, diğer tarafta da onu ilahi değil ama iyi bir lider olarak kodlayanlar olduğunu söylüyor.

Kaya Genç ise başkanlık sisteminin topluma bir “sultan” figürü sunduğunu ve Erdoğan’ın bir “güven ve aşk kaynağı” olduğunu söylüyor.

“Sultan figürünün tarihsel arka planda bir rolü var. Osmanlı şiirinde sultan aşık olunan bir figür. Bu tasavvuf kültüründe, tarikatların temsil ettiklerinde de var ve bu oluşumlar, Oğuz Atay’ın ‘Türkiye’nin ruhu’ dediği konsepti oluşturmuş öğeler. Bu tarihin insanların ne kadar hayatlarının içine işlediği bence unutuldu” diyen Genç şöyle devam ediyor:

“AKP’nin ilk kurulduğu zamandaki albenisi yok ama sultan figürü daha da yerleşik hale geldi. Çoğu insan ben AKP’li değilim ama bu figüre oy veriyorum diyebilir.”

Erdoğan’a oy veren seçmen grubunun iktidarın ilk 10 yılında Erdoğan ile zenginleştiğini, son yıllarda da onunla fakirleştiğini söyleyen Genç, Erdoğan’ın bu kitleyi istediği gibi şekillendirebilecek, yön çizebilecek gücü olduğunu söylüyor:

“Bu güç muhafazakar olduğunu söyleyen diğer partilerin liderlerinde yok. Bu tamamen aslında mezara kadar kader birliği. Seküler figürlerle asla kurulamayacak bir ilişki biçimi.”

AKP’nin oyları düşüyor ama etkisi devam mı ediyor?

Seçim sonuçlarına baktığımızda uzun zamandır AKP ve Erdoğan’a oy veren bir kısım seçmenin son dönemde partiye olan güvenini kaybettiğini ancak tüm zorluklara rağmen Erdoğan’dan vazgeçmediğini görüyoruz.

Yapılan son 6 genel seçimin 5’inde oy oranı yüzde 40’ın üstünde olan AKP’nin 14 Mayıs seçiminde oy oranı yüzde 35,6’ya düştü.

Saha çalışmalarında AKP’nin alt ve orta sınıf seçmeniyle görüşmeler yaptığını belirten Doç. Dr. Gümüşçü, bu seçmenin Erdoğan’ı partinin sorunlarından muaf tuttuğunu söylüyor:

“Partinin özellikle bazı yerel örgütlerinin yolsuzluğa bulaştığını düşünenler, hatta bunu açık açık söyleyenler bile Erdoğan’ı bu problemlerden azad ediyor. ‘Erdoğan aslında olanları bilmiyor, bilse düzeltir, belki partiyi kapatıp yeni bir parti kursa çok daha iyi olur’ diyenler bile oluyor.”

Gümüşçü ayrıca Erdoğan’ın yaşanan sıkıntıları çözebilecek tek kişi olduğu mesajını kampanyasında etkili bir şekilde verdiğini düşünüyor:

“Korku siyasetine dayalı, muhalefeti sürekli düşmanlaştıran ve şeytanlaştıran, ekonomik sıkıntılar veya vaatler yerine, toprak bütünlüğü, İslami kurumlar, bayrağımız gibi söylemlerle Erdoğan bu kitleye, ‘Evet tamam ekonomik sıkıntılarınız var ama daha kötüsü de olabilir. En azından vatanımız, bayrağımız ve dinimiz var’ mesajını verdi. Bu mesajın da bir kısım seçmen tarafından satın alındığını düşünüyorum.”

Genç ise, eskiden solun egemen olduğu bölgelerde 1990’ların başında Refah Partisi’nin işçi sınıflarıyla kurduğu ilişkiler ve dayanışma ağlarının özellikle deprem felaketinin ardından tazelendiğini söylüyor:

“İnsanlar camilerin çevresinde yaşıyor, inanç gruplarının çevresinde kendilerine ekonomik güvence arıyorlar. Seküler kesimin kamusal alanın liyakat ve tarafsızlık üzerine kurulu olması gerektiği düşüncelerini bir romantizm olarak görüyor ve seküler tarafın önüne ‘hayır gerçekçi olalım, böyle bir şey yok, herkes kendi inandığı gruplara göre’ gibi bir gerçek hayat bilgisi koyuyorlar, böyle bir ‘gerçekçilik’ ve ‘gerçek hayatın ekonomisi’ üzerinden hareket ediyorlar.

“Bunun en çarpıcı örneği, deprem bölgelerine giden ve insanlara ücretsiz barınma sağlayacağını vadeden, devletin bu konuda suçluluğu olduğunun kabul edileceğini söyleyen Kemal Kılıçdaroğlu’nun yerine Erdoğan’ın kredi karşılığında insanların ödeyeceği söyleminin başarıya ulaşması. Hiçbir şey bedava değildir, bunu söyleyen kişi de sizi kandırmaya çalışıyordur düşüncesi hakim.”

Toplumsal travmanın etkisi

14 Mayıs öncesinde yapılan çeşitli anketlerde Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu hep önde görünüyordu. Seçimin ardından da en çok tartışma yaratan konulardan bir tanesi bu oldu.

“Rasyonel insanın kendi çıkarı onu ne ölçüde yönlendirebilir ve travma dediğimiz şey gerçek davranış anı geldiğinde onu nasıl biçimlendirebilir?” sorusunu soran Kaya Genç, analistlerin travmayı gözden kaçırdığını düşünüyor.

Travma deyince seküler veya soldan bakanların genellikle Cumhuriyet tarihi boyunca ve günümüzde yaşanan insan hakları veya kadın hakları gibi konularda yaşanan travmalara odaklandığını söyleyen Genç, Cumhuriyet’in başlangıcının kendisinin bir travma olabileceğinin unutulduğunu söylüyor.

“İnsanların yaşayış biçimlerine, yani yüzyıllardır Osmanlı kültüründeki bir mahalleyi oluşturan cami, çarşı, ev ve medreseye olan merkezileşmiş bir müdahale sonucu yaşanan bir travma söz konusu ve bu müdahaleyi bizzat CHP’nin temelini oluşturan Jön Türk hareketi yapıyor” diyen Genç şöyle devam ediyor:

“Bu travmanın yol açtığı hasarları 20 yıl önce çok konuşuyorduk ama son yıllarda biraz unuttuk. Özellikle CHP’nin bu travmaların ötesine gitmeyi ve iyileştirmeyi içeren bir şekle girmesiyle aslında toplumun çocukluğunda yaratılan travmanın boyutunu unuttuk ve insanların karar alma anı geldiğinde korkuyla hareket edebileceğini çoğu insan hesaba katmadı.

“Erdoğan’ın imge olarak inanılmaz kapitalist biçimde sunumu da Türkiye’deki, Anadolu’daki İslami kapitalizme çok güzel entegre olmuş durumda. Bu, müthiş alıcısı olan, çok iyi pazarlanan ve bahsettiğim travmalarla temeli oluşan bir imge. Bunun ne kadar cazip olabileceğini analistler ve siyaset bilimciler göremedi.”

Türkiye’de siyasal İslam

14 Mayıs ve 28 Mayıs seçimlerinde Erdoğan’a, AKP’ye ve Cumhur İttifakı’ndaki diğer partilere dini değerleri nedeniyle oy veren önemli bir seçmen kitlesi vardı.

Seçim stratejisi doğrultusunda bu değerleri temsil etmek adına Saadet Partisi, Gelecek Partisi ve DEVA Partisi’yle bir araya gelen Millet İttifakı’nın ise seçimde karşılık görmediği anlaşıldı.

Seçim dönemi boyunca bu farklı İslamcılıkların yarış halinde olduğunu söyleyen siyaset bilimci Doç. Dr. Gümüşçü, bir tarafta siyasi anlamda daha liberal değerlere yakın bir İslamcılık anlayışı, diğer tarafta ise daha hegemonik, devlet kaynaklarını ve gücünü kullanarak topluma yeni bir İslamcı kültür ve hayat tarzı biçme projesi olduğunu belirtiyor.

Cumhur İttifakı’nın temsil ettiği bu “hegemonik” İslamcılığın önde olduğunu söyleyen Gümüşçü, “Fakat bu demek değildir ki seçmenin yüzde 52’si buna oy verdi. Bu önemli bir not. Yüzde 52 İslamcılığa oy vermiş demek çok yanlış bir tespit olur” diyor.

Kaya Genç ise Millet İttifakı’nın yanlış bir mimariyle yapılandığını, AKP’den kopmuş birkaç figürü ittifaka almanın insanlara cazip gelmediğini söylüyor.

Genç, “Hanedandan gelen Necmettin Erbakan ve öğrencisi olan Erdoğan, Türkiye’de muhafazakar ve İslamcı kesimler için en büyük iki mirası ve bu kesim oraya gidiyor” diyor.

Erdoğan’ın karşısında muhalefet nasıl şekillenmeli?

Bugünlerde muhalefet cephesinde bir iç muhasebe yapılıyor, kampanyadaki doğru ve yanlış seçimler değerlendiriliyor ve bundan sonrası için görüşmeler başlıyor.

Yaşanan ekonomik çalkantılar, hayat pahalılığı ve deprem felaketinin ardından muhalif seçmen büyük bir fırsatın kaçırıldığına inanıyor.

Uzmanlar seçim sürecinin adil ve özgür olmayacağı, devlet kaynaklarının iktidar tarafından kullanılacağı ve medyanın bağımsız olmadığının bilindiğini söylüyor.

Gümüşçü, “Muhalefetin bir hatası varsa buna hazırlanmamasıdır. Buna yönelik strateji ne olmalıydı onu konuşmak lazım. Bence Erdoğan’a belli bir mesafe almış vatandaşlara direkt dokunmaları lazımdı. Bütün parti örgütlerinin kapı kapı gezmeleri, tek tek konuşmaları gerekiyordu. Bunu da uzun bir süre boyunca yapması lazımdı. Cumhurbaşkanı adayı seçimden iki ay önce belirlendi. Bu yeterli bir süre değil” diyor ve devam ediyor:

“Türkiye’de çok büyük siyasi bir boşluk var ve Erdoğan hala o boşluğu doldurabiliyor. Ama kötünün iyisi diye oy veren ciddi bir kitle de var. O kitlenin bir arayışı var ve muhalefet hiçbir şekilde o arayışa cevap veremiyor. Cevabı verebilmesi için çok daha aşağıdan yukarıya bir örgütlenme ve o insanlara hitap edebilecek yeni bir siyaset alanı açması lazım. O da çok uzun soluklu bir toplumsal hareket, strateji gerektiriyor. Muhalefet henüz bunu kavrayabilmiş değil.”

Genç ise 1960 ve 70’li yıllarda siyasetin solunda yer alan kişilerle yaptığı görüşmelerden şunları aktarıyor:

“Konuştuğum kişiler, ‘İşçi sınıfının desteklediği AKP, CHP’yi bir burjuvazi olarak sunuyor ve bu konuda başarılı. Bir acelecilik var, işçi sınıfının kalbini kazanmadan kazanılamaz’ diyordu.”

Genç şöyle devam ediyor:

“Gerçek sol hareketi olmadan, işçi sınıfının kalbini fethedecek bir hareket olmadan bunun ancak makyaj olduğunu AKP’ye 20 yıldır oy veren insanlar rahatlıkla görecekler. Doğru olduğu düşünülen konuşmalarla da o sınıfın kalbinin kazanılacağı düşünüldü ama öyle olmadı. Sabır gerektiren bir şey bu ve şu anda Erdoğan’a destek azalmış gibi gözükmüyor.”


Kaynak

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu