Kültür Sanat

Hollanda Edebiyatı’nı tanıma zamanı…

Hollanda Edebiyatı denilince, çağdaş birkaç yazar haricinde aklımıza hemen gelen isimler ve eserler pek olmuyor maalesef. Oysa Hollanda dili, tüm dünyada hiç azımsanmayacak denli geniş bir bölgede konuşulan bir dil ve dolayısıyla ülke edebiyatı da dünyanın pek çok yerine ulaşmış durumda. Hollanda, zenginliğini yüzyıllar boyunca deniz ticaretinde hakim bir konumda olmasına borçlu. Hollandalı tüccarlar gemileriyle dünyanın dört bir yanında ticaret yapmak için seyahat ederken, yalnızca ticari anlamda değil kültürel anlamlarda da ilişkiler kurmuşlar. Karayipler’den Endonezya’ya, Afrika’ya dek pek çok yerde sömürgeler kurmuşlar. Ve bütün bu zengin kültürel alışveriş sayesinde de hem kendi dillerini ve edebiyatlarını hem de bu birbirinden farklı medeniyetlerinkileri zenginleştirip, geliştirmişler.

Bu yılın başında düzenlenen Sabancı Müzesi’nde düzenlenen “Hollanda Resminin Altın Çağı” adlı sergiyi anımsarsınız. O sergi aracılığıyla 17. Y.Y.’ım Hollanda için genel olarak bir zenginlik ve altın çağ anlamına geldiğini öğrenmiştik. Dolayısıyla bu dönemde yalnızca resim alanında değil, edebiyat alanında da bir altın çağ yaşanmış. Bu dönemin ustaları olan P.C. Hooft, Gerbrand Beredero, Constantijn Huygens ve Joost van den Vondel gibi isimler bugün hala Hollanda liselerinin zorunlu ders listesinde yer alan isimler. Ancak her altın çağın sonrasında olduğu gibi, 18. Y.Y. ve 19. Y.Y. başlarında dünya edebiyatında yaşanan büyük gelişmeye oranla kendinden söz ettirecek önemli bir faaliyet görülmüyor. Hatta bu dönem bayağı sönük geçiyor. Ta ki 19. Y.Y. sonlarında büyük usta Multatuli çıkıncaya dek… Aslında bu onun gerçek adı değil, mahlası. Gerçek adı Eduard Doouwes Dekker olan yazar eserlerinde ‘çok acı çektim’ anlamına gelen mahlasını kullanmayı tercih ediyor. Multatuli’nin başyapıtı olarak görülen “Max Havelaar” ise Hollanda edebiyatının da ilk modern romanı sayılıyor.

Edebiyat patlaması

Hollanda dünyanın en barış sever ülkelerinden biri. İnsan haklarına, demokrasiye ve dünya barışına yürekten bağlı olan bu halk, 20. Y.Y.’ın ilk yarısında özellikle şiir konusunda önemli aşamalar kaydederken, II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla öyle büyük bir şok yaşıyor ki bunun izlerini toplumsal belleklerinden silmek uzun zaman alıyor. Ve bunun doğal sonucu olarak da ilk önce roman sanatı etkileniyor bu toplumsal travmadan. Artık dünya çapında bir fenomene dönüşmüş olan “Anne Frank’ın Defteri” bir yana, savaşın hemen ardından büyük bir edebiyat patlaması yaşanıyor.
Harry Mulisch hem bu dönemin hem de 20. Y.Y.’ın en önemli ustası olarak kabul ediliyor. Eserlerinde yalnızca o dönem yaşanan trajedileri anlatmakla kalmıyor, daha sonraki kuşakları nasıl etkilediğini de gösteriyor büyük bir derinlikle. Mulisch’in dört büyük başyapıtı ise “Sikast”, “Siegfried Kara Bir Aşk Şiiri”, “Süreç” ile “Cennetin Keşfi” (tümü Doğan Kitap’tan basılmış) adlarını taşıyor. Öte yandan Mulisch bu dönemin tek büyük ustası değil. Esasında Hollanda savaş sonrası edebiyatının ‘büyük üçlü’sünden biri o… Polemikleriyle tanınan, tartışmalı bir yazar olan Willem Frederik Hermans ile özellikle eşcinsellik ve din konulu temalar etrafında dönen romanlarıyla tanınan Gerard Reve de diğer iki ustayı oluşturuyorlar. Yazarın 1981 tarihli “The Fourth Man” adlı romanı ise ünlü Hollandalı yönetmen Paul Verhoeven tarafından sinemaya da uyarlanmış. Yine aynı kuşaktan, bizde de “Utanç” (“Telos”) adlı romanıyla tanınan Hugo Claus ile pek çok eseriyle Türkçede de sevilip okunan Cees Nooteboom’u da atlamamalıyız bu arada. Özellikle Nooteboom’u okur “Gezginin Oteli” (Sel Yayınları), “Mokusei” (Sel Yayınları), “Cennet Kayıp” (YKY), “Bütün Ruhlar Kayıp” (YKY) adlı eserleriyle anımsayacaktır.

Savaş sonrasının ustalarının ardından gelen kuşağı ise A.F.Th. van der Heijden, Adrian van Dis, Marcel Möring, Margriet de Moor ile Leon de Winter gibi isimler oluşturuyor. Bu kuşak bizde maalesef fazla tanınmasa da, hemen ardlarından gelen çağdaş Hollanda edebiyatının pek çok parlak ismi ülkemizde de ilgiyle takip ediliyor ve okunuyor. Bunların arasından ilk başta akla gelen isim ise kuşkusuz Arnon Grünberg.

Çağdaş insanın gündelik yaşam sıkıntılarına değin zekice yazdığı romanlarının güçlü felsefi altyapısıyla da dikkat çeken yazarın zaman zaman kullandığı bir mahlası da var; Marek van der Jagt… Grünberg imzasını (tümü Alef’ten çıkan) “Tirza”, “Yahudi Mesih”, “İliğine Kadar” ve “Hayalet Acı” (İş Bankası Kültür Yayınları) adlı kitaplarının üstünde görürken, Marek van der Jagt imzası ise “Kelliğimin Hikayesi”nin (Alef) üstünde selamlıyor bizi. Grünberg’in kuşağından, kısa süre önce İTEF kapsamında ülkemizi de ziyaret eden iki ismi daha atlamamalıyız bu arada; “Yukarıda Ses Yok” (Metis Yayınları) romanıyla Gerbrand Bakker ile “Akşam Yemeği” (Doğan Kitap) romanıyla Herman Koch…

Hep romandan söz ettik oysa özellikle şu sıralar Hollanda şiiri de hem ülkede hem de Avrupa seviyesinde oldukça popüler. Hollanda çocuk edebiyatı ise hatırı sayılır bir yere sahip.

Kaynak: Milliyet Sanat

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu